Kayınvalidemin Gölgesinde: Bir Hafta Sonu Daha
“Yine mi buradayız?” diye içimden geçirdim, arabadan inerken. Eşim Murat, her zamanki gibi anahtarları cebine koyup bana döndü: “Hadi, annemler bekliyor.” Yüzümde zoraki bir gülümseme, elimde çocukların çantası… Kapı açılır açılmaz kayınvalidem Sevim Hanım’ın sesi yankılandı: “Ayşe, hoş geldiniz! Hemen mutfağa geçelim, börekleri yeni çıkardım, sıcak sıcak servis edelim.”
Daha oturmadan, montumu bile çıkarmadan mutfağa sürüklendim. Sevim Hanım’ın gözleri üzerimdeydi. “Ayşe, şu salatayı da sen yaparsın değil mi? Ben de sofrayı kurayım.” Murat ise çoktan salona geçmiş, babasıyla televizyonun karşısında futbol konuşuyordu. Çocuklar ise dedelerinin dizinin dibinde, ellerinde çikolata…
İçimde bir öfke kabardı. Her hafta sonu aynı şey. Hafta içi işte yoruluyorum, evde çocuklarla uğraşıyorum; hafta sonu ise dinlenmek yerine burada, başkasının evinde hizmetçi gibi koşturuyorum. Annem olsa bana kıyamazdı, ama Sevim Hanım’ın gözünde ben sadece gelinim; yorulmam, şikâyet etmem yasak.
Salata malzemelerini doğramaya başladım. Sevim Hanım yanımda bitiverdi: “Domatesleri biraz daha küçük doğra Ayşe’ciğim, Murat öyle sever.” Sanki kendi oğlunun damak tadını ben bilmiyormuşum gibi… İçimden “Ben de insanım!” diye bağırmak geçiyor ama sesim çıkmıyor. Yutkunuyorum.
Sofra hazırlandığında herkes yerini aldı. Ben ise son tabakları taşırken Sevim Hanım yine seslendi: “Ayşe, suyu da getiriver kızım.” Murat başını bile kaldırmadı. O an gözlerim doldu ama kimse fark etmedi. Yemeğin ortasında Sevim Hanım başladı: “Ayşe, bu hafta balkonları siliverelim diyorum. Geçen hafta yağmurdan çok toz olmuş. Hem çamaşırları da asarız birlikte.”
Bir an sustum. “Ben bu hafta çok yorgunum Sevim Hanım, belki başka zaman…” dedim kısık sesle. O ise hemen suratını astı: “Aman kızım, gençsin daha, yorulmazsın sen! Bizim zamanımızda neler yapardık…”
Murat ise annesinin tarafını tuttu: “Ayşe, annem haklı. Hem birlikte olunca daha kolay olur.” İçimde bir şeyler kırıldı o an. Kimse benim ne hissettiğimi sormuyor, kimse bana ‘Sen nasılsın?’ demiyor. Sanki burada sadece iş yapmak için varım.
Balkona çıktık. Ellerim buz gibi oldu camları silerken. Sevim Hanım yanımda dikilip talimatlar veriyor: “Şurayı da iyice ov kızım, bak leke kalmış.” Ellerim deterjan kokusuyla yanıyor. Gözüm Murat’a takılıyor; hâlâ salonda, kahvesini yudumluyor.
İçimde bir isyan büyüyor. Kendi evimde bile bu kadar yorulmuyorum. Annemle babamı ayda yılda bir görebiliyorum; onlara gittiğimizde annem bana çay bile doldurtmazken burada her şey bana yükleniyor. Bir an çocukluğum aklıma geliyor; annemin bana sarılışı, “Kızım dinlen biraz,” deyişi… Şimdi ise sadece görevlerim var.
Akşam olup eve dönerken Murat’a sessizce sordum: “Neden hep ben çalışıyorum? Sen neden yardım etmiyorsun?” Murat omuz silkti: “Ayşe, annem yaşlı. Hem kadın kadına daha iyi anlaşırsınız.”
O gece yatağa uzandığımda gözyaşlarımı tutamadım. Kendi hayatımı ne zaman yaşamaya başlayacağım? Hep başkalarının beklentileriyle mi yaşayacağım? Sabah olunca aynada kendime baktım; gözlerim şişmişti ama içimde bir karar vardı artık.
Bir sonraki hafta sonu geldiğinde Murat’a döndüm: “Bu hafta ben gelmeyeceğim. Dinlenmeye ihtiyacım var.” Murat şaşırdı: “Annem kırılır.”
“Ben de kırılıyorum Murat,” dedim sessizce ama kararlı bir sesle. “Ben de insanım.”
O gün evde tek başıma kaldım. Sessizlikte kendimi dinledim; ilk defa kendime vakit ayırdım. Çocuklar babalarıyla gitti; ben ise bir fincan kahveyle balkonda oturdum. Gökyüzüne bakarken düşündüm: Hayat kimin için yaşanmalı? Hep başkalarını memnun etmek için mi?
Belki de ilk defa kendi sınırlarımı çizdim o gün. Ama içimde hâlâ bir korku var: Ya Murat’ın ailesiyle aram bozulursa? Ya eşim bana kızarsa? Ama biliyorum ki kendimi kaybedersem hiçbir şeyin anlamı kalmayacak.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi hayatınızı başkalarının beklentilerine göre yaşamak zorunda kaldınız mı? Sınırlarınızı nasıl çizdiniz? Yoksa hâlâ benim gibi susup içinize mi atıyorsunuz?