Buzdolabının Kilidi: Bir Evliliğin Sessiz Çığlığı
“Yeter artık, Haluk! Gece yarısı yine mi buzdolabında ne var ne yok karıştırıyorsun?” diye bağırdım, sesim titreyerek. O an mutfağın kapısında dikiliyordum, elimde boş bir su bardağı, gözlerim uykusuzluktan kan çanağına dönmüş. Haluk ise, sanki suçüstü yakalanmamış gibi, elindeki pastayı bir lokmada bitirip bana baktı. “Ne var canım, acıktım işte. Sen de her şeyi dert ediyorsun,” dedi umursamazca.
O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır süren bu döngüden bıkmıştım. Haluk’un iştahı sadece yemekle ilgili değildi; hayatımızdaki her şeyi tüketiyordu sanki. Evdeki huzuru, sabrımı, hatta umutlarımı bile. Annem hep derdi: “Erkek dediğin biraz dağınık olur, biraz iştahlı olur.” Ama annem hiç Haluk gibi bir adamla yaşamadı ki!
İlk yıllarımızda bu kadar değildi. Haluk eve gelir, birlikte yemek yer, sonra televizyonun karşısında sohbet ederdik. Ama zamanla işler değişti. O terfi aldıktan sonra iş stresiyle eve daha geç gelmeye başladı. Önce gece atıştırmaları başladı; sonra bu bir alışkanlığa dönüştü. Buzdolabının ışığı gecenin sessizliğinde bir fener gibi yanar, ben yatakta gözlerimi tavana dikerken Haluk’un tabağa koyduğu her lokmanın sesi içimi kemirirdi.
Bir gece daha… Yine aynı sahne. Haluk mutfakta, ben yatakta yalnız. Sabahları ise suçluluk duygusuyla uyanırdı ama bunu asla kabul etmezdi. “Senin yüzünden yiyorum,” derdi bazen. “Evde huzur yok ki!” Oysa ben huzursuzluğu onun iştahında buluyordum.
Bir gün marketten dönerken aklıma düştü: Buzdolabına kilit mi taksam? Saçma geldi önce. Sonra düşündüm; belki de bu sadece bir kilit değil, hayatımdaki kontrolü yeniden ele almak için bir işaretti.
O akşam annemi aradım. “Anne, Haluk yine gece yarısı buzdolabını talan etti. Artık dayanamıyorum,” dedim. Annem sustu bir an. “Kızım, erkekler böyledir. Sen de biraz alttan al,” dedi her zamanki gibi. Ama ben artık alttan almak istemiyordum.
Ertesi gün işyerinde arkadaşım Zeynep’e anlattım durumu. “Buzdolabına kilit mi taksam?” dedim gülerek ama gözlerim dolmuştu. Zeynep ciddileşti: “Asıl mesele buzdolabı değil ki, Gülşen. Senin sesini duyan yok evde.”
O gece eve döndüğümde Haluk yine geç geldi. Yorgundu, suratı asıktı. Sofrayı hazırladım, birlikte oturduk ama konuşmadık. Sadece çatal-bıçak sesleri vardı masada.
Yemekten sonra Haluk televizyonun karşısına geçti, ben mutfağı topladım. İçimde bir öfke kabarıyordu; yıllardır biriktirdiğim her şey bir anda patlayacak gibiydi.
Gece yarısı yine tıkırtılar… Bu kez sessizce kalktım, mutfağa gittim. Haluk buzdolabının önünde eğilmiş, peynir kutusunu açıyordu.
“Haluk!” dedim sertçe.
Şaşırdı, elindeki kutuyu düşürdü.
“Ne var Gülşen? Yine mi başlıyoruz?”
“Başlamıyoruz Haluk, bitiriyoruz! Ben artık bu evde sadece yemek yapan, bulaşık yıkayan biri olmak istemiyorum! Senin iştahın sadece karnını değil, beni de tüketiyor!”
Haluk sustu, ilk kez gözlerime baktı uzun uzun.
“Seninle konuşamıyorum Gülşen,” dedi sessizce.
“Ben de seninle paylaşamıyorum hiçbir şeyimi… Ne derdimi ne mutluluğumu,” dedim ağlamaklı bir sesle.
O gece sabaha kadar konuştuk. İlk defa birbirimizi dinledik belki de. Haluk’un çocukluğunda yaşadığı yalnızlığı, benim ise evliliğimizde hissettiğim değersizliği anlattık birbirimize.
Ama ertesi gün her şey eski haline döndü sanki. Haluk yine geç geldi, ben yine yalnız yattım.
Bir hafta sonra markette buzdolabı kilitlerine bakarken yakaladım kendimi. Elime aldım, inceledim. Sonra bırakıp çıktım marketten. Çünkü anladım ki; asıl kilitlenmesi gereken buzdolabı değil, içimizdeki duygularmış.
Şimdi geceleri mutfaktan gelen tıkırtıları duyduğumda içim sızlıyor ama artık öfkelenmiyorum. Sadece düşünüyorum: Bir evlilikte gerçekten aç olan kimdir? Karnımız mı yoksa kalbimiz mi?
Siz olsanız ne yapardınız? Bir buzdolabı kilidiyle hayatınızı değiştirebilir misiniz?