Altı Yıl Kanepede: Bir Evliliğin Sessiz Çöküşü

“Serkan, hadi yemeğe gel!” diye seslendim mutfağın kapısından. Cevap yok. Televizyonun karşısında, kanepenin köşesine gömülmüş, elinde kumanda, gözleri ekrana kilitlenmişti yine. Altı yıl önce evlendiğimizde, hayallerim vardı; birlikte gezip tozacağımız, hayatı paylaşacağımız bir eş… Ama şimdi, her akşam aynı manzara: Ben mutfakta, o kanepede.

İlk zamanlar anlamamıştım. Serkan’ın işten yorgun geldiğini, biraz dinlenmek istediğini düşünmüştüm. Ama zamanla bu dinlenme hali, hayatımızın merkezine oturdu. Akşamları birlikte yürüyüşe çıkmak için ısrar ettiğimde, “Yarın çıkarız, bugün çok yoruldum,” derdi. Hafta sonları bir yerlere gitmek istediğimde, “Evde oturalım, dışarısı kalabalık,” diye geçiştirirdi. Bir süre sonra ben de pes ettim; çünkü her tartışmanın sonunda kendimi suçlu hissediyordum.

Bir akşam annem aradı. “Kızım, iyi misin? Sesin solgun geliyor,” dedi. “İyiyim anne,” dedim ama sesim titredi. Annem anladı tabii. “Bak kızım, evlilik iki kişilik iştir. Tek başına taşıyamazsın bu yükü,” dedi. O an gözlerim doldu. Annemin haklı olduğunu biliyordum ama ne yapacağımı bilmiyordum.

Bir gece Serkan’la tartıştık. “Serkan, böyle devam edemeyiz! Ben yalnız hissediyorum kendimi bu evde!” dedim. O ise gözünü televizyondan ayırmadan, “Abartıyorsun Elif. Herkesin evliliği böyle,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Gerçekten herkesin evliliği böyle miydi? Yoksa ben mi fazla şey bekliyordum?

Bir gün iş yerinden arkadaşım Asuman’la kahve içmeye çıktık. Ona içimi döktüm. “Elif, senin yerinde olsam çoktan patlardım,” dedi. “Ama çocuklarımız yok ki… Belki çocuk olsaydı değişirdi,” dedim. Asuman başını salladı: “Çocukla değişmez Elif, insan değişmek istemezse hiçbir şey değişmez.”

Eve döndüğümde Serkan yine aynı yerdeydi. Üzerini bile değiştirmemişti. “Serkan, konuşmamız lazım,” dedim. Yüzüme bile bakmadan, “Ne oldu yine?” dedi. İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak, “Böyle devam edemem. Birlikte bir şeyler yapmak istiyorum. Hayat sadece iş ve televizyon değil,” dedim. Serkan omuz silkti: “Ben böyle mutluyum Elif.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Tavanı izleyip düşündüm: Altı yıl boyunca neyi yanlış yaptım? Belki de fazla fedakarlık yapmıştım; belki de Serkan’ın bu halini kabullenerek ona iyilik değil kötülük etmiştim.

Bir sabah kahvaltı hazırlarken babam aradı. “Kızım, nasılsınız?” dedi. Sesimi duyar duymaz anladı bir şeylerin yolunda gitmediğini. “Baba, bazen çok yalnız hissediyorum,” dedim. Babam sustu, sonra yavaşça konuştu: “Elif, insan en çok kendi evinde yalnız kalınca yorulur.”

O gün karar verdim; Serkan’la bir kez daha konuşacaktım. Akşam eve geldiğinde önüne oturdum: “Serkan, ben mutsuzum ve bu şekilde devam edemem.” Serkan ilk defa bana dikkatlice baktı: “Ne istiyorsun Elif?”

“Hayat istiyorum Serkan! Birlikte gülmek, gezmek, paylaşmak… Sadece nefes almak değil yaşamak istiyorum!” dedim gözlerim dolarak.

Serkan başını eğdi: “Ben değişemem Elif… Ben buyum.”

O an anladım; bazen en büyük yalnızlık iki kişi arasında yaşanıyordu.

Bir hafta sonra annemin evine taşındım. Annem kapıyı açtığında sarıldım ve ağladım. “Kızım, bazen gitmek de sevmektir kendini,” dedi annem.

Boşanma süreci sancılı geçti; aileler araya girdi, herkes konuştu: “Belki de biraz daha sabretmeliydin Elif,” dedi halam. Ama ben biliyordum; sabretmek bazen sadece kendini tüketmekti.

Aylar geçti… Hayatımı yeniden kurmaya başladım. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim; yeni hobiler edindim, yeni arkadaşlar edindim. Ama bazen geceleri hâlâ düşünüyorum: Acaba fazla mı acele ettim? Belki de Serkan’ın yanında kalsaydım bir gün değişirdi…

Ama sonra aynaya bakıyorum ve kendime soruyorum: Bir insanı değiştirmek mi daha zor, yoksa kendini sevmek mi?

Sizce bir evlilikte fedakarlığın sınırı nerede bitmeli? Yoksa bazen gitmek mi en doğru çözüm?