Kusursuz Sandığımız Evliliğin Sessiz Çığlıkları: Bir Kış Akşamı Gerçeği

“Yeter artık Zeynep! Kaç kere söyledim, bu evde huzur kalmadı!” diye bağırdı annem, salondan mutfağa doğru. O an, elimdeki çay bardağı titredi. Babamı üç ay önce kaybetmiştik; evin sessizliği hâlâ üzerimize çökmüşken, bir de annemle Zeynep’in arasındaki gerginlikler iyice artmıştı. O gece, dışarıda kar yağarken, ben camın önünde oturmuş, Ankara’nın soğuk sokaklarına bakıyordum. İçimde bir boşluk vardı; babamın yokluğu, evin içinde yankılanan tartışmalar ve Zeynep’in bana karşı giderek artan mesafesi…

Zeynep’le beş yıl önce evlendik. Herkes bizi örnek çift olarak gösterirdi. “Ne güzel anlaşıyorlar, ne kadar uyumlular,” derlerdi. Ama kimse bilmezdi; geceleri aynı yatakta birbirimize sırtımızı döndüğümüzü, sabahları kahvaltıda göz göze gelmekten kaçındığımızı… Babamın vefatından sonra Zeynep daha da içine kapanmıştı. Ben ise onunla konuşmaya çalıştıkça duvara çarpıyordum sanki.

O gece, Zeynep’in mutfakta ablası Elif’le konuştuğunu duydum. Kapı aralıktı ve sesleri fısıltı halinde geliyordu:

“Elif abla, ben artık dayanamıyorum. Samet çok değişti. Babası öldükten sonra bambaşka biri oldu. Sanki ben yokmuşum gibi davranıyor. Evde bir yabancıyım artık.”

Elif’in sesi titrek çıktı: “Ama Zeynep, o da zor bir dönemden geçiyor. Biraz sabretmeye çalış.”

Zeynep hıçkırarak devam etti: “Sabretmekten yoruldum! Herkes dışarıdan bakınca bizi mutlu sanıyor ama ben içimde çürüdüm abla. Samet’le konuşamıyorum bile. Onun için sadece bir gölge gibiyim. Bazen keşke hiç evlenmeseydim diyorum.”

O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır kurduğum düzenin, gösterdiğim mutluluğun aslında ne kadar kırılgan olduğunu anladım. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Zeynep’in söyledikleri beynimde yankılanıp durdu: “Keşke hiç evlenmeseydim…”

Ertesi sabah kahvaltıda Zeynep’in gözleri şişmişti. Ben ise ona bakmaya bile cesaret edemedim. Annem masaya oturduğunda yine sessizlik hâkimdi. Birden annem patladı:

“Zeynep, şu evi biraz toparlasan diyorum! Her yer dağınık! Eskiden böyle miydi? Samet’in babası hayattayken her şey daha düzgündü!”

Zeynep’in gözleri doldu ama hiçbir şey söylemedi. Ben ise anneme dönüp ilk defa sesimi yükselttim:

“Anne, yeter artık! Her şey Zeynep’in suçu değil! Babam öldü diye herkes birbirine düşman mı olacak?”

Annem bana öyle bir baktı ki, sanki ilk defa karşısında büyümüş bir adam görüyordu. O an anladım; bu evde herkes kendi acısıyla baş başaydı ve kimse kimsenin yarasını sarmıyordu.

O gün iş yerine gitmedim. Parka gidip uzun uzun düşündüm. Babam hayattayken her şey daha kolaydı sanki; o aramızda bir köprüydü. Şimdi ise herkes kendi köşesine çekilmişti. Zeynep’le akşam konuşmaya karar verdim.

Eve döndüğümde Zeynep odasında ağlıyordu. Yanına oturdum, elini tuttum:

“Zeynep, seni duyuyorum artık. Biliyorum, son zamanlarda sana çok uzaklaştım. Ama ben de kayboldum… Babamdan sonra kendimi bulamıyorum. Seninle konuşmak istiyorum ama kelimeler boğazımda düğümleniyor. Lütfen bana anlat, ne hissediyorsun?”

Zeynep başını kaldırdı, gözleri kıpkırmızıydı:

“Samet, ben de kayboldum. Senin acını anlamaya çalıştım ama kendi acımı da taşıyamıyorum artık. Bu evde nefes alamıyorum bazen… Annene karşı kendimi hep eksik hissediyorum. Sanki hiçbir zaman yeterli olamayacağım gibi… Ve sen… Sen de bana yabancı oldun…”

İçimdeki suçluluk duygusu büyüdü. O an fark ettim; yıllardır Zeynep’i dinlememişim aslında. Onun ne hissettiğini hiç sormamışım. Hep kendi doğrularımla hareket etmişim.

O gece uzun uzun konuştuk. İlk defa birbirimize gerçekten açıldık; korkularımızı, kırgınlıklarımızı, beklentilerimizi anlattık. Ama yine de içimde bir huzursuzluk vardı: Acaba çok mu geç kalmıştık?

Ertesi gün annemle de konuştum. Ona da yıllardır biriktirdiğim duyguları anlattım:

“Anne, lütfen Zeynep’e biraz daha anlayışlı ol. O da bizim ailemiz artık. Babam gitti ama biz hâlâ aileyiz… Birbirimize destek olmazsak bu ev tamamen dağılacak!”

Annem gözyaşlarını tutamadı:

“Oğlum, ben de yalnız kaldım sanıyordum… Belki de acımı yanlış şekilde gösterdim size…”

O günden sonra evdeki hava biraz değişti ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı tabii ki. Evliliğimizin kusursuz olmadığını kabul ettik; birbirimize karşı daha dürüst olmaya başladık.

Ama hâlâ bazen geceleri uyanıp düşünüyorum: Acaba başka türlü olabilir miydi? Gerçekten birbirimizi duyabilseydik, bu kadar yara alır mıydık?

Sizce insanlar gerçekten birbirini duyabiliyor mu? Yoksa herkes kendi acısında mı kayboluyor?