Üç Gün, Bir Ömür: Bir Hastane Odasında Kayıp Bayram

“Nefes alıyor mu hâlâ?” diye sordum kendi kendime, gözlerim Halime’nin solgun yüzünde, elim ellerinde. Oksijen cihazının sesiyle karışan bayram sabahı ezanı, hastane odasının soğuk duvarlarında yankılanıyordu. Dışarıda çocuklar şeker toplarken, ben burada, hayatımın en uzun üç gününü geçiriyordum. Bayram mı? Hangi bayram? Benim için zaman durmuştu.

Daha bir hafta önce Halime mutfakta bana kızıyordu: “Ali, şu perdeleri indir de yıkayayım. Bayrama tertemiz girelim.” Gülümsedim, “Sen de her bayram aynı telaş!” dedim. O ise, “İki emekli maaşıyla ne yapabilirsek o kadar. Ama evimiz temiz olsun, soframızda bir tabak fazla olsun yeter,” diye cevap verdi. O an ne kadar kıymetliydi, şimdi anlıyorum.

Ama şimdi, burada, hastane odasında her şey başka. Halime’nin elleri buz gibi. Arada bir gözlerini açıyor, beni tanıyormuş gibi bakıyor ama sonra tekrar kapanıyor gözleri. Doktor dün gece geldi, “Durumu kritik. Organlar yavaşlıyor,” dedi. Sanki biri kalbimi avuçlayıp sıkıyor. “Bir şey yapamaz mıyız?” dedim yalvarırcasına. Doktorun gözleri yere kaydı: “Elimizden geleni yapıyoruz.”

O an içimde bir öfke kabardı. Yıllarca çalıştık, didindik. Halime öğretmenlik yaptı köyde, ben belediyede işçi oldum. Çocuklarımızı büyüttük; biri İstanbul’da mühendis, diğeri İzmir’de hemşire oldu. Ama şimdi ikimiz de yaşlandık, yalnız kaldık. Çocuklar aradı dün gece, “Baba hemen geliyoruz,” dediler ama yollar uzak, işler güçler…

Halime’nin başında otururken geçmiş gözümün önünden film şeridi gibi geçti. İlk tanıştığımız gün… Annem istemeye gitmişti Halime’yi. Babası biraz sert adamdı: “Kızımı okutacaksınız,” demişti. Söz verdim. Okuttum da. Sonra evlendik, iki çocuğumuz oldu. Zor günlerimiz çoktu ama Halime hep gülerdi: “Ali, Allah’a şükretmeyi bilmezsen mutlu olamazsın.”

Şimdi düşünüyorum da, ben ne zaman bu kadar kırıldım hayata? Emekli olduktan sonra mı? Çocuklar evden gidince mi? Yoksa Halime hastalanınca mı? Belki de hepsi…

Üç gündür doğru düzgün yemek yemiyorum. Hastanenin kantininden aldığım poğaçayı bile boğazımdan geçiremiyorum. Hemşire Ayşe Hanım geldi bugün sabah: “Ali Amca, biraz dinlen istersen.” Nasıl dinleneyim? Ya Halime gözlerini bir daha açmazsa? Ya son nefesini verirken yanında olmazsam?

Odaya bir ara doktorla birlikte Halime’nin ablası Fatma geldi. Fatma abla gözyaşlarını tutamıyor: “Kardeşim daha gençti be Ali… Neden böyle oldu?” Ben de bilmiyorum. Belki de yılların yorgunluğu birikti Halime’nin bedeninde.

Dışarıdan gelen çocuk sesleriyle irkiliyorum. Bayram şekeri topluyorlar. Bizim çocuklarımız da böyleydi küçükken… Halime her bayram sabahı onlara yeni kıyafetler giydirir, saçlarını tarar, ceplerine harçlık koyardı. Şimdi ise ne onlar burada ne de eski bayramların tadı var.

Gece oluyor. Oksijen cihazının sesi dışında hiçbir şey yok odada. Halime’nin nefesi bazen kesiliyor gibi oluyor; kalbim duracak sanıyorum. Elini bırakmıyorum: “Halime, bak buradayım,” diyorum fısıltıyla. Gözleri hafifçe aralanıyor, dudakları titriyor: “Ali… çocuklar… bayram…” diyor zorla.

O an içimde bir şey kırılıyor. “Çocuklar geliyor Halime’m, az kaldı,” diyorum ama sesim titriyor. Yalan söylüyorum; çünkü biliyorum ki belki yetişemeyecekler.

Sabah oluyor. Hemşireler serum değiştiriyorlar, doktorlar vizite çıkıyor ama kimse bana umut vermiyor. Ben ise umut etmeye devam ediyorum; belki bir mucize olur diye.

Üçüncü günün sabahı çocuklar geliyor sonunda; Elif ve Murat kapıda ağlıyorlar. Elif annesinin elini öpüyor, Murat gözyaşlarını saklamaya çalışıyor. Halime onları görünce hafifçe gülümsüyor; sanki beklediği buydu.

O gün akşamüstü Halime son nefesini veriyor; sessizce, huzurla… Ben ise onun elini bırakmaya korkuyorum.

Cenazede herkes başsağlığı diliyor ama kimse içimdeki boşluğu dolduramıyor. Eve döndüğümde Halime’nin hazırladığı bayram sofraları geliyor aklıma; oysa şimdi ev bomboş.

Hayat böyle işte… Bir anda her şey değişiyor. Yıllarca birlikte yaşadığın insan bir anda gidiyor ve sen geriye kalan sessizlikle baş başa kalıyorsun.

Şimdi soruyorum size: Hayat bu kadar kısa ve acımasızken, sevdiklerimize yeterince vakit ayırıyor muyuz? Yoksa her şeyi erteleyip sonunda pişman mı oluyoruz?