Bir Yabancı Gibi: Hayatımın En Uzun Günü
“Sana artık ihtiyacımız yok, Elif.” Patronumun sesi ofisin soğuk duvarlarında yankılandı. O an, içimde bir şeyler koptu. Masamda duran oğlumun fotoğrafına gözüm takıldı; gülümseyen yüzüyle bana umut vermeye çalışıyordu sanki. Ama ben, o an, hayatımda ilk kez bu kadar çaresiz hissettim.
Dün gece, annemin evinde, boşanma kağıtlarını imzaladıktan sonra oğlum Emir’i uyuturken gözyaşlarımı saklamaya çalışmıştım. Annem, “Bak kızım, herkes boşanıyor artık, büyütme bu kadar,” demişti ama onun gözlerinde de hayal kırıklığını görmüştüm. Babam ise akşam yemeğinde tek kelime etmemiş, çatal bıçak sesleri arasında sessizce tabağını bitirmişti. Onların sessizliği, bana olan inançlarını kaybettiklerinin göstergesiydi sanki.
Sabah işe geldiğimde, içimde bir umut vardı: Belki her şey düzelir. Ama patronumun o cümlesiyle umutlarım yerle bir oldu. “Neden ben?” dedim içimden. “Neden hep ben?”
Çıkışta, iş arkadaşım Zeynep yanıma yaklaştı. “Elif, ne oldu? Yüzün bembeyaz,” dedi endişeyle. Ona anlatmaya çalıştım ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Sadece başımı salladım. O an anladım ki; insanlar acını anlamıyor, sadece teselli etmeye çalışıyorlar. Ama bazen teselli kelimeleri insanın yarasına tuz basıyor.
Eve dönerken otobüste camdan dışarı bakarken, İstanbul’un kalabalığı arasında kendimi daha da yalnız hissettim. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, kimse kimseye bakmıyordu. Kafamda binlerce soru: Emir’in okul masrafları ne olacak? Annemlere daha ne kadar yük olabilirim? Babam bir daha benimle konuşacak mı?
Eve vardığımda Emir kapıda karşıladı beni. “Anne, bugün bana kitap okur musun?” dedi heyecanla. Gözlerim doldu ama ona belli etmedim. “Tabii oğlum,” dedim ve onu kucağıma aldım. O an, ne olursa olsun onun için güçlü olmam gerektiğini hatırladım.
Gece herkes uyuduktan sonra mutfakta oturdum. Annem yanıma geldi. “Kızım, iş bulursun yine. Ama bak, baban çok üzgün. Senin bu kadar zor durumda olmanı kaldıramıyor,” dedi. İçimde bir öfke kabardı. “Anne, ben de üzgünüm! Ben de yoruldum! Hep güçlü olmamı bekliyorsunuz ama ben de insanım!” diye bağırdım istemsizce.
Annem sessizce gözyaşlarını sildi ve odasına gitti. O an pişman oldum ama artık çok geçti.
Ertesi gün iş aramaya başladım. Her yere CV gönderdim ama ya yaşımı ya da medeni durumumu bahane ederek geri çevirdiler. Bir gün bir görüşmede insan kaynakları müdürü bana şöyle dedi: “Boşanmışsınız ve çocuğunuz varmış… Yoğun tempoya ayak uydurabilir misiniz?” O an içimden geçenleri söylemek istedim: “Sizce bir anne için hayatta kalmak zaten başlı başına bir tempoya ayak uydurmak değil mi?” Ama sustum.
Geceleri uykusuz kaldım; sabaha kadar tavanı izledim. Bazen Emir’in başını okşarken ağladığımı fark ettim. Bir gün Emir bana sarılıp “Anne, sen üzülme olur mu? Ben büyüyünce sana iş bulacağım,” dediğinde içimde bir umut filizlendi.
Bir akşam babamla mutfakta karşılaştık. Sessizliği ilk defa o bozdu: “Elif, ben sana kızgın değilim… Sadece üzgünüm. Senin bu kadar mücadele etmek zorunda kalmanı istemezdim.” Gözlerim doldu. “Baba, ben de istemezdim… Ama hayat böyle işte.”
Aylar geçti; iş bulamadım ama pes etmedim. Evde küçük el işleri yapıp satmaya başladım. Komşular bazen destek oldu, bazen arkamdan konuştular: “Boşanmış kadın kolay mı iş bulacak?” dediler fısıltıyla.
Bir gün Emir’in okulunda veli toplantısında diğer annelerden biri bana yaklaştı: “Elif Hanım, sizi çok güçlü buluyorum,” dedi. O an ilk defa kendimi güçlü hissettim.
Hayat kolay değil; hele ki Türkiye’de boşanmış bir kadınsanız ve çocuğunuz varsa… Ama her sabah oğlumun gözlerine bakınca yeniden başlamak için bir sebebim oluyor.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç toplumun yargılarıyla savaşıp yine de ayakta kalmak zorunda kaldınız mı? Güçlü olmak bazen seçim mi yoksa zorunluluk mu sizce?