Sadece Bir Kuaför: Gururun Bedeli

“Sadece bir kuaför işte, ne bekliyordunuz ki?” dedi Emre, arkadaşlarının kahkahaları arasında. O an içimde bir şeyler koptu. Elimdeki fön makinesi titredi, avuçlarım terledi. Sanki tüm salonun ortasında çıplak kalmıştım. Gözlerim Emre’nin gözlerinde bir cevap aradı ama o, bakışlarını kaçırdı. Oysa iki hafta önce bana “Seninle gurur duyuyorum, çok güçlüsün” dememiş miydi?

On yedi yaşındaydım ve hayat bana hiç adil davranmamıştı. Babam, annem hastalanınca bir sabah ansızın ortadan kayboldu. “Yurt dışında iş bulacağım, size daha iyi bakacağım” dedi ama bir daha dönmedi. Annem yatağa mahkûm kaldı, küçük kardeşim Zeynep ise daha on yaşındaydı. Evdeki en büyük ben olduğum için her şey bana kaldı. Okulu bırakmak zorunda kaldım. Mahalledeki kuaför salonunda işe başladım; önce saç yıkadım, sonra süpürdüm, çay taşıdım. Ellerim deterjandan çatladı, ama annemin ilaçlarını ve Zeynep’in okul masraflarını karşılamak için başka çarem yoktu.

İlk başlarda salonun sahibi Ayten Abla bana çok destek oldu. “Senin gibi çalışkanını görmedim,” derdi hep. Ama müşteriler bazen küçümseyici bakardı; sanki onların saçına dokunmaya bile layık değilmişim gibi. Yine de işimi sevdim. İnsanların aynada kendilerini mutlu görmesi bana güç veriyordu.

Emre’yle de o günlerde tanıştım. Mahallenin zengin çocuklarından biriydi; babası inşaat işiyle uğraşıyordu. Bir gün annesiyle birlikte saç kestirmeye geldiğinde göz göze geldik. Sonra sosyal medyadan yazmaya başladı. Önce çekingen davrandım; onun dünyasıyla benimki arasında uçurumlar vardı. Ama Emre ısrarcıydı, “Senin yanında kendimi huzurlu hissediyorum,” dediğinde kalbim yumuşadı.

Birlikte gizli gizli buluşmaya başladık. O bana hayallerinden bahsederdi; yurt dışında okumak, kendi işini kurmak istiyordu. Ben ise ona hiç hayal kurmadığımı söyledim. “Hayal kurmak lüks benim için,” dedim bir gün, “Benim tek derdim annemi iyileştirmek, kardeşimi okutmak.” Emre sustu, gözlerini kaçırdı.

Bir gün Emre’nin arkadaşlarıyla tanışmamı istedi. Kafede buluştuk; hepsi marka kıyafetler içinde, pahalı telefonlarla oynuyordu. Sohbet dönerken biri bana ne iş yaptığımı sordu. Emre hiç düşünmeden, “Kuaförde çalışıyor, saç falan yıkıyor,” dedi ve ardından ekledi: “Sadece bir kuaför işte.” Arkadaşları gülüştü, biri “Ne güzel, bedava saç kestiririz artık!” diye dalga geçti.

O an içimdeki bütün umutlar söndü. Emre’ye baktım; yüzünde pişmanlık ya da utanç yoktu. Sanki ben onun yanında utanılacak biriydim. O gece eve döndüğümde annemin başucuna oturdum. Ellerini tuttum, ağladım sessizce. “Anne,” dedim içimden, “Ben ne zaman değerli olacağım?”

Ertesi gün işe gittiğimde Ayten Abla hemen fark etti moralimin bozuk olduğunu. “Kızım,” dedi, “Senin emeğinle gurur duyuyorum ben. İnsanlar ne derse desin, sen alnının teriyle ekmek kazanıyorsun.” O sözler bana güç verdi.

Ama içimdeki öfke dinmedi. Emre’ye bir ders vermek istedim. Bir hafta sonra Emre annesiyle tekrar salona geldiğinde onları karşıladım. Emre’nin annesi saçını boyatmak istedi; ben de ilgilendim. İşlem sırasında Emre’ye döndüm ve yüksek sesle sordum: “Emre Bey, siz de saçınızı kestirmek ister misiniz? Sonuçta burası sadece bir kuaför salonu.” Salondaki herkes bize döndü; Emre’nin yüzü kıpkırmızı oldu. Arkadaşlarıyla birlikte geldiği o günkü gibi değildi bu sefer; bu kez o utanıyordu.

O günden sonra Emre bir daha aramadı. Ben de aramadım zaten. Hayat devam etti; annem biraz toparladı, Zeynep liseye başladı. Ben ise kuaförlükte ustalaştım; kendi müşterilerim oldu, hatta Ayten Abla bana ortaklık teklif etti.

Ama bazen geceleri yatağımda gözlerimi tavana dikip düşünüyorum: İnsanlar neden mesleklere göre değer biçer? Neden alın teriyle çalışan biri küçümsenir? Ben sadece bir kuaför müyüm, yoksa hayatın yükünü sırtlamış güçlü bir kadın mı?

Sizce insanı değerli yapan nedir? Mesleği mi, yoksa yaşadıkları ve başardıkları mı?