Hayatımın Renklerini Kim Çaldı?
“Yeter artık, Ali! Kaç yaşına geldin, hâlâ o saçma sapan resimlerle uğraşıyorsun!” Babamın sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. Annem gözlerini yere indirdi, ablam ise dudaklarını ısırıyordu. O an, elimdeki fırça yere düştü; sanki içimdeki bütün renkler bir anda silinmişti.
O sabah, tuvalin karşısında saatlerce oturdum. Fırçamı kaldırdım, ama elim titredi. Beyaz tuval bana meydan okur gibi bakıyordu. İçimde bir boşluk vardı; ne kadar uğraşsam da hiçbir şey çıkmıyordu. Sanki kasabanın gri sokakları, insanların suskun bakışları ve ailemin beklentileri ruhumu boğuyordu.
Ali’yim ben. 27 yaşındayım, İç Anadolu’nun küçük bir kasabasında doğdum büyüdüm. Babam emekli memur, annem ev hanımı. Ablam evli, iki çocuğu var. Herkesin hayatı belli bir düzende akıyor; bense o düzene hiçbir zaman uyamadım. Çocukken bile defterlerimin kenarlarına resimler çizerdim. Öğretmenlerim “Ali çok hayalperest” derdi. Babam ise “Hayal kurmakla karın doymuyor oğlum!” diye çıkışırdı.
Yıllar geçti, ama ben değişmedim. Üniversiteyi kazanamadım; kasabada kalıp küçük bir atölye açtım. Herkes bana deli gözüyle bakıyordu. “Sanat mı? O da iş mi?” diyenler çok oldu. Ama ben inat ettim. Fırçamı elime aldığımda dünya susuyordu; sadece renkler ve ben kalıyorduk.
Ama son zamanlarda… Sanki her şey anlamını yitirmişti. Ne zaman yeni bir tabloya başlasam, içimdeki ses “Boşuna uğraşıyorsun” diyordu. Kasabanın dedikoduları, ailemin baskısı, müşterisiz geçen günler… Bir gece annem yanıma geldi, sessizce oturdu.
“Ali,” dedi usulca, “Baban haklı olabilir mi? Belki de başka bir iş bulsan…”
Gözlerim doldu. “Anne, ben başka ne yapabilirim ki? Renklerden başka neyim var?”
O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken düşündüm: Belki de gerçekten yanılıyorumdur. Belki de bu kasabada sanatçı olmak sadece bir hayalden ibarettir.
Ertesi sabah atölyeme gittim. Kapının önünde komşumuz Hüseyin Amca bekliyordu.
“Ali, oğlum,” dedi, “Şu dükkânı devretmeyi düşünmez misin? Benim yeğen açacakmış.”
Bir an nefesim kesildi. “Daha karar vermedim Hüseyin Amca,” diyebildim sadece.
O gün atölyede otururken eski defterlerimi karıştırdım. Çocukken çizdiğim bir resim çıktı karşıma: Rengârenk bir balık, gökyüzünde uçuyor… O an gözlerim doldu. O çocuğun hayallerini kim çaldı? Ben mi vazgeçtim, yoksa hayat mı beni vazgeçirdi?
Akşam eve döndüğümde babam yine salonda oturuyordu.
“Bak oğlum,” dedi sertçe, “Sana iş buldum belediyede. Yarın başlarsın.”
Bir an sustum. Sonra içimde bir öfke patladı.
“Baba! Ben senin istediğin gibi biri olamam! Benim dünyam başka! Neden anlamıyorsun?”
Babam yüzünü buruşturdu. Annem ağlamaya başladı. Ablam araya girdi:
“Ali, bak çocukların var benim; ben de hayallerimi bıraktım. Hayat böyle…”
O gece evi terk ettim. Atölyeme gittim; sabaha kadar resim yaptım. Ama yine olmadı… Renkler yoktu.
Bir hafta boyunca kimseyle konuşmadım. Kasaba dedikoduyla çalkalandı: “Ali iyice delirdi.”
Bir gün atölyemin kapısı çaldı. Açtım; karşımdaki Zeynep’ti. Liseden eski arkadaşım… Yıllardır görüşmemiştik.
“Ali,” dedi utangaçça, “Bir tabloya ihtiyacım var. Yeni taşındım; evim çok boş.”
İçimde bir kıpırtı oldu. “Nasıl bir şey istersin?”
“Bilmiyorum… Ama içinde umut olsun,” dedi gözleri dolarak.
O gece ilk defa uzun zamandır hissetmediğim bir şey hissettim: Bir amaç… Zeynep’in istediği tabloyu yapmak için günlerce uğraştım. Her fırça darbesinde biraz daha kendime döndüm.
Tabloyu bitirdiğimde Zeynep geldi; tabloyu görünce ağladı.
“Ali… Bu tam da aradığım şeymiş! Evime umut getirdin.”
O an anladım: Belki de sanat sadece kendim için değil, başkalarına dokunmak içindi.
Zeynep’in tablosu kasabada konuşulmaya başladı. Birkaç kişi daha geldi; benden resim istedi. Atölyem yavaş yavaş dolmaya başladı.
Babam hâlâ kabullenemedi; ama annem gizlice bana yemek getiriyor, ablam çocuklarını atölyeye getirip resim yaptırıyor.
Hayat hâlâ zor; kasaba hâlâ gri… Ama artık biliyorum: Renkleri ben getireceğim.
Bazen geceleri hâlâ soruyorum kendime: “Acaba başka bir yerde olsam daha mutlu olur muydum?” Ama sonra Zeynep’in gülümsemesini hatırlıyorum.
Sizce insan kendi yolunu seçmekte ısrar etmeli mi? Yoksa ailemizin ve toplumun beklentilerine boyun eğmek mi gerek? Siz olsanız ne yapardınız?