Kocaman Bir Fatura: Bir Türk Kadınının Sessiz Çığlığı

“Bunu da ödedim, bunu da… Şu market alışverişi, elektrik faturası, çocukların okul masrafları… Hepsi burada.”

Selim’in elindeki kağıdı masanın üstüne bırakışı hâlâ gözümün önünde. O sabah mutfağın soğuk seramiğinde çıplak ayaklarım üşürken, elimdeki çay bardağı titredi. Gözlerimi kocamın yüzüne kaldırdım; bakışlarında alışık olduğum sıcaklık yoktu. Sanki yıllardır aynı yastığa baş koyduğum adam değil de, bir muhasebeciyle karşı karşıyaydım.

“Ne demek bu Selim?” dedim, sesim çatallandı. “Bunlar bizim hayatımızın masrafları. Biz birlikte yaşıyoruz.”

Selim gözlerini kaçırdı. “Her şeyin bir karşılığı olmalı, Zeynep. Sen de çalışıyorsun artık. Evdeki giderleri paylaşmamız gerek.”

O an içimde bir şey kırıldı. On iki yıllık evliliğimizde ilk defa kendimi bu kadar yabancı hissettim. Oysa ben, Selim’le üniversitede tanıştığımda, onunla bir ömür boyu omuz omuza yürümeyi hayal etmiştim. O zamanlar cebimizde beş kuruş yoktu ama hayallerimiz büyüktü. Şimdi ise, her şeyin hesabı vardı.

O gün işyerine giderken otobüste camdan dışarı bakarken düşündüm: Nerede yanlış yaptık? Ben mi fazla fedakârdım, yoksa Selim mi değişmişti? Annem hep “Kadın evin direğidir” derdi. Ama kimse bana bu direğin bazen nasıl çatırdayacağını, yükün nasıl ağırlaşacağını anlatmamıştı.

Akşam eve döndüğümde çocuklar televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Selim ise bilgisayar başında, faturaları ve banka ekstrelerini inceliyordu. Sessizce yanına oturdum.

“Selim,” dedim, “Bu yaptığın bana çok ağır geldi. Ben senin karın değil miyim? Biz aile değil miyiz?”

Başını kaldırmadan konuştu: “Zeynep, ben de yoruldum. Herkes kendi sorumluluğunu bilmeli. Sen de çalışıyorsun artık. Evin yükü sadece bende olmamalı.”

Bir an sustum. Haklı mıydı? Ben de çalışıyordum; sabahları çocukları okula bırakıp işe gidiyor, akşam eve dönüp yemek yapıyor, ödevlere yardım ediyordum. Ama hiçbir zaman yaptıklarımın hesabını tutmamıştım. Annem gibi, teyzem gibi, komşu Ayşe abla gibi… Hep sessizce yüklenmiştik hayatı.

O gece uyuyamadım. Yatakta Selim’in sırtı bana dönüktü. Kafamda binbir düşünce: Acaba başka kadınlar da böyle hissediyor mu? Yoksa ben mi fazla hassasım?

Ertesi gün annemi aradım. Sesimi duyar duymaz anladı bir şeylerin ters gittiğini.

“Anne,” dedim, “Selim bana evin masraflarını kalem kalem yazıp verdi. Paylaşmamı istiyor.”

Annem sustu bir süre. Sonra yorgun bir sesle, “Kızım,” dedi, “Bizim zamanımızda erkek eve para getirir, kadın da evi çekip çevirirdi. Şimdi her şey değişti. Ama unutma, kimse sana değerini sen göstermeden vermez.”

O gün işyerinde aklım hep evdeydi. Arkadaşım Elif’e anlattım olanları. O da benzer şeyler yaşamıştı.

“Zeynep,” dedi Elif, “Ben de geçen ay eşime ‘Biraz yardım et’ dedim diye günlerce surat astı bana. Sanki evin işleri sadece benim görevimmiş gibi…”

İçimde bir öfke kabardı. Neden kadınlar hâlâ bu kadar yük taşıyor? Neden sevgiyi, emeği ölçmek için fatura kesmek gerekiyor?

Akşam eve dönerken markete uğradım. Kasada beklerken önümde yaşlı bir teyze vardı; elindeki bozuk paraları sayarak ekmek ve süt aldı. Göz göze geldik; gözlerinde yorgun ama gururlu bir bakış vardı.

Eve geldiğimde Selim yine bilgisayar başındaydı.

“Selim,” dedim kararlı bir sesle, “Seninle konuşmak istiyorum.”

Başını kaldırdı, gözlerinde şaşkınlık vardı.

“Bak,” dedim, “Ben de çalışıyorum, evin yükünü paylaşıyorum. Ama bu hayatı birlikte kurduk biz. Her şeyi paraya dökmek zorunda mıyız? Ben çocuklarımızı büyütürken, evimizi çekip çevirirken bunların hesabını sormadım hiç. Sen de sorma.”

Selim sustu bir süre. Sonra yavaşça konuştu: “Haklısın Zeynep. Belki de ben fazla yoruldum ve bunu sana yansıttım.”

Gözlerim doldu; yıllardır içime attığım her şey bir anda dökülmek üzereydi.

“Ben de yoruldum Selim,” dedim sessizce. “Ama ben seni suçlamadım hiç.”

O gece uzun uzun konuştuk. İlk defa birbirimizi gerçekten dinledik belki de. Ama içimde hâlâ bir yara vardı; güvenimin zedelendiğini hissediyordum.

Sonraki günlerde Selim daha ilgili olmaya çalıştı; çocuklarla daha çok vakit geçirdi, ev işlerinde yardımcı oldu. Ama ben eski huzurumu bulamadım bir türlü. Her ay maaşımı aldığımda içimde tuhaf bir huzursuzluk oluyordu artık.

Bir akşam kızım Defne yanıma geldi.

“Anne,” dedi, “Sen üzgünsün son zamanlarda.”

Gözlerimi kaçırdım; ona güçlü görünmek istiyordum ama başaramadım.

“Bazen büyükler de üzülür Defne’ciğim,” dedim.

O an karar verdim: Kendi değerimi önce kendime gösterecektim. Bir psikoloğa gitmeye başladım; duygularımı yazdım, kendimi yeniden tanıdım.

Aylar geçti; Selim’le ilişkimiz yavaş yavaş iyileşti ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Artık biliyorum ki sevgiyle kurulan bir evde hesap kitap olmaz; olur da, o evin sıcaklığı kaybolur.

Şimdi bazen aynaya bakıp kendime soruyorum: Bir kadının emeği neden hâlâ görünmez? Sevgiyle yapılan fedakârlık neden çoğu zaman karşılıksız kalıyor? Sizce de artık bu sessizliği bozmanın zamanı gelmedi mi?