Dedemle Sonbahar: Suçluluk, Yorgunluk ve Sessiz Çığlıklarım
“Yeter artık, Zeynep! Benimle çocuk gibi konuşmayı bırak!”
Dedemin sesi, evin duvarlarında yankılandı. Elimdeki çorba kasesi titredi, kaşığı yere düşürdüm. O an, içimde bir şey kırıldı. Gözlerim doldu ama ağlamamayı başardım. Annem mutfaktan başını uzattı, göz göze geldik. Dudaklarını sıktı, hiçbir şey demedi. Herkesin suskunluğu, evdeki en ağır yük gibiydi.
İki yıl önce, dedem Halil Efendi banyoda kayıp düştüğünde, hayatımız altüst oldu. Omurgasında kırık oluştu, aylarca yatağa mahkum kaldı. O zamana kadar kendi işini kendi gören, sabahları camiye giden, akşamları mahallede çay içen dedem gitmişti; yerine öfkeli, huysuz ve çoğu zaman da çaresiz bir adam gelmişti. Babam yıllar önce vefat ettiğinden beri dedemle annem ilgileniyordu ama asıl yük bana kalmıştı. Çünkü annem hem çalışıyor hem de evin diğer işlerini üstleniyordu. Ben ise üniversiteyi yeni bitirmiş, iş arayan bir gençtim.
Başlarda dedemin bakımını bir görev gibi gördüm. “O da zamanında bize baktı,” dedim kendime. Ama günler geçtikçe işler değişti. Dedem geceleri uyuyamıyor, sabaha kadar öksürüyor, bazen de ağlayarak uyanıyordu. Tuvalete gitmesi için onu kaldırmam gerekiyordu. Bazen altına kaçırıyor, utanıyor, bana kızıyordu. “Ben bu hale düşecek adam mıydım?” diye bağırıyordu. Ben ise sessizce altını temizliyor, çarşafları değiştiriyor, gözlerimi kaçırıyordum.
Bir gün, sabah ezanından hemen sonra dedemin odasına girdim. Yatakta doğrulmaya çalışıyordu. “Zeynep, kızım… Beni kaldır,” dedi kısık bir sesle. Yorgundum; gece boyunca üç kere kalkmıştım zaten. “Biraz daha beklesen?” dedim istemsizce. Gözleri doldu, bana bakmadan “Ben yük oldum size,” dedi. O an içimde bir yumru oluştu. Ne desem boştu.
Evdeki hava her geçen gün daha ağırlaştı. Annemle aramızda tartışmalar başladı. Bir akşam sofrada anneme patladım:
“Anne, ben de insanım! Arkadaşlarım dışarıda geziyor, ben burada dedemin altını temizliyorum!”
Annem kaşığını bıraktı, gözleriyle beni susturdu:
“Senin deden o! Bizim başımıza gelmeyecek mi sanıyorsun yaşlılık? Biraz sabret!”
Ama sabrım tükeniyordu. Arkadaşlarım aradığında bahaneler uyduruyordum. Kimseye anlatamıyordum yaşadıklarımı; çünkü herkes ‘dedene bakmak sevaptır’ diyordu. Ama kimse bu işin ne kadar zor olduğunu bilmiyordu.
Bir gün dedemin eski fotoğraflarına bakarken ağlamaya başladım. Gençliğinde ne kadar yakışıklıymış… Annemi omzuna almış, bana gülümsemiş… Şimdi ise gözlerinde sürekli bir korku ve utanç var.
Bir gece dedem yine ağlayarak uyandı. Yanına koştum.
“Zeynep… Ben ölmek istiyorum artık,” dedi titreyen sesiyle.
O an ne yapacağımı bilemedim. Elini tuttum:
“Dede… Lütfen böyle deme.”
Ama o devam etti:
“Kimseye yük olmak istemiyorum. Allah canımı alsa da kurtulsam.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendi kendime sordum: Ben iyi bir torun muyum? Yoksa içten içe onun ölmesini mi istiyorum? Bu düşünceyle utandım ama yorgunluğumun önüne geçemedim.
Bir sabah annemle mutfakta çay içerken konu açıldı:
“Anne… Ben dayanamıyorum artık,” dedim gözlerim dolarak.
Annem derin bir iç çekti:
“Biliyorum kızım… Ben de çok yoruldum. Ama başka çaremiz yok.”
O an annemin de ne kadar yıprandığını fark ettim. Yıllardır hem çalışıyor hem de evin yükünü taşıyor. Dedemin bakımını paylaşmak için halamları aradık ama herkesin bahanesi vardı: “Çocuklar okula gidiyor”, “Ev küçük”, “İşim yoğun”… Herkes uzaktan üzülüyor ama kimse elini taşın altına koymak istemiyordu.
Bir gün mahalledeki komşumuz Ayşe Teyze uğradı.
“Zeynep kızım, bakıcı tutsanıza,” dedi usulca.
Annem hemen atıldı:
“Bakıcıya nasıl güveneceğiz? Hem paramız da yok ki…”
Ayşe Teyze haklıydı ama bizim gerçeklerimiz farklıydı. Asgari ücretle geçinen bir ailede bakıcı tutmak hayaldi.
Dedem bazen iyi gününde oluyordu; eski hikayelerini anlatıyor, bana dua ediyordu. O anlarda içimde bir huzur oluyordu ama bu anlar çok kısa sürüyordu.
Bir akşam dedem yine sinirlendi; yemeğini beğenmedi, tabağı masaya fırlattı:
“Ben eskiden böyle miydim? Her şeyim elimden gitti!”
O an dayanamayıp bağırdım:
“Dede! Ben de yoruldum! Senin için elimden geleni yapıyorum ama ben de insanım!”
Dedem sustu, gözleri doldu. Sonra başını eğdi:
“Haklısın kızım… Ben de sana acıyorum.”
O gece ikimiz de ağladık. Annem gelip bizi sarıldı. Üçümüz uzun süre sessizce oturduk.
Bazen düşünüyorum: Biz Türkler ailemize sahip çıkmakla övünürüz ama bu yükü paylaşmak gerektiğinde herkes geri çekiliyor. Yaşlılarımızı huzurevine göndermek ayıp sayılıyor ama evde bakım da kimsenin kolayına gelmiyor.
Şimdi her sabah yeni bir mücadeleyle uyanıyorum. Dedemi seviyorum ama bazen ona kızıyorum da… Kendime kızıyorum; bu kadar bencil olduğum için suçluluk duyuyorum.
Bilmiyorum… Siz olsanız ne yapardınız? Bu yükü taşımak zorunda kalan başka kimler var? Yoksa ben mi çok zayıfım?