Damadım Aile İşimizi Kolay Lokma Sandı: Kızım ve Ailem Arasında Kalan Bir Baba
“Baba, Burak’ı neden bu kadar sıkıştırıyorsun? O da insan!”
Kızım Elif’in sesi, mutfağın kapısından içeriye bir hançer gibi saplandı. O an ellerim titredi, çay bardağını tezgâha bırakırken neredeyse düşürecektim. Gözlerim doldu, ama Elif’e belli etmemeye çalıştım. İçimde fırtınalar kopuyordu; hem kızımın mutluluğu, hem de babamdan miras kalan aile işimizin geleceği arasında sıkışıp kalmıştım.
Her şey bundan altı ay önce, Elif’in Burak’la evlenmesiyle başladı. Düğünümüz dillere destandı; herkes mutluydu, ben ise kızımı bir başkasına emanet etmenin buruk gururunu yaşıyordum. Burak’ı ilk tanıdığımda efendi, saygılı bir genç olarak görmüştüm. Elif’in gözleri parlıyordu, “Baba, Burak çok çalışkan. Senin gibi bir ailede olmak onun için de büyük şans,” demişti. Ben de ona güvenmiştim.
Ailemiz yıllardır tekstil işiyle uğraşıyor. Babamdan bana, benden de çocuklarıma geçmesini istediğim bir atölyemiz var. Herkes elini taşın altına koyar; sabahın köründe dükkanı açar, akşam geç saatlere kadar çalışırız. Bizim için iş sadece para kazanmak değil, aileyi bir arada tutan bir bağdır.
Burak’a da kapımızı açtık. “Gel oğlum,” dedim, “Sen de bizimle çalış, hem işi öğrenirsin hem de ailemizin bir parçası olursun.” Başta hevesli görünüyordu. Ama zamanla işin ciddiyetini kavrayamadığını fark ettim. Sabahları geç kalkıyor, atölyeye gelmek için türlü bahaneler buluyordu. Bir gün grip, ertesi gün baş ağrısı…
Bir sabah yine atölyeye geç geldiğinde, annesiyle göz göze geldik. Annem başını iki yana salladı; “Bu çocuk böyle giderse işin sonu kötü,” dedi sessizce. İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak Burak’a döndüm:
“Evladım, bak herkes burada sabahın yedisinde iş başı yapıyor. Sen neden geç kalıyorsun?”
Burak gözlerini kaçırdı, sesi kısık çıktı:
“Baba, yani… Ben dün gece geç yattım. Elif’le biraz film izledik…”
O an içimdeki sabır taşı çatladı. Ama Elif’in hatırı için kendimi tuttum. Herkesin içinde tartışmak istemedim.
Bir süre sonra Burak’ın işteki tavırları daha da kötüleşti. Kolay işleri seçiyor, zor işleri hep başkalarına bırakıyordu. Üstelik bunu hak gibi görüyordu. Bir gün atölyede çalışanlarımızdan Mehmet Abi yanıma geldi:
“Abi, kusura bakma ama damat bey bizimle dalga mı geçiyor? Dün kumaşları taşırken ortadan kayboldu, sonra gelip ‘Ben damadınızım, bana ağır iş düşmez’ dedi.”
O an yüzüm kızardı utançtan. Ailemin adını lekelemekten korktum. Akşam eve gittiğimde Elif’e açtım konuyu:
“Elif kızım, Burak’ın işteki tavırları beni üzüyor. Herkes eşit çalışıyor burada.”
Elif’in gözleri doldu:
“Baba, o alışık değil böyle çalışmaya. Zamanla düzelir.”
Ama işler düzelmedi; aksine daha da kötüleşti. Bir gün Burak’ı atölyede telefonla oyun oynarken yakaladım. O sırada siparişler yetişmiyor, herkes harıl harıl çalışıyordu.
“Burak! Ne yapıyorsun oğlum? Siparişler bekliyor!”
Burak bana öyle bir baktı ki sanki ona haksızlık ediyormuşum gibi:
“Baba, ben bu kadar ağır çalışmak zorunda mıyım? Sonuçta aile işi değil mi bu? Biraz rahat olmam normal.”
O an içimdeki öfke patladı:
“Burak! Aile işi demek bedava ekmek demek değildir! Herkes emeğiyle kazanır burada!”
O gece evde büyük bir tartışma çıktı. Elif ağladı, annesi araya girdi. Ben ise sessizce odama çekildim. O gece sabaha kadar uyuyamadım; babamın sesi kulaklarımda çınladı: “Aileyi ayakta tutan emektir oğlum.”
Ertesi gün Burak işe gelmedi. Elif ise kahvaltıda gözleri şişmiş halde karşıma oturdu:
“Baba, Burak kendini dışlanmış hissediyor. Sen ona hiç güvenmiyorsun.”
İçimden geçenleri anlatmak istedim ama kelimeler boğazıma düğümlendi:
“Elif’im… Ben sadece adalet istiyorum. Herkesin emeği eşit olsun istiyorum.”
Elif başını önüne eğdi:
“Belki de Burak bu işe uygun değil…”
O an kalbim ikiye bölündü; bir yanda kızımın mutluluğu, diğer yanda ailemin onuru ve emeği… Ne yapacağımı bilemedim.
Günler böyle geçti; atölyede işler aksadı, çalışanlar huzursuzlandı. Annem bana her akşam aynı soruyu sordu:
“Oğlum, bu gidişle ya işten olacağız ya da aileden…”
Bir akşam Burak eve geldiğinde yüzü asıktı:
“Baba,” dedi, “Ben başka bir iş bulacağım kendime. Sizinle çalışmak bana göre değilmiş.”
Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü; ben ise derin bir nefes aldım. Belki de en doğrusu buydu ama içimde buruk bir sevinç vardı.
Şimdi atölyede işler yeniden yoluna girdi ama ailemdeki o çatlak hâlâ kapanmadı. Elif hâlâ üzgün; ben ise her gece kendime aynı soruyu soruyorum:
“Bir baba olarak doğru olanı yaptım mı? Yoksa kızımın mutluluğu için biraz daha sabretmeli miydim?”
Siz olsaydınız ne yapardınız? Aile emeği mi yoksa evlat mutluluğu mu daha ağır basmalı?