Kırık Bir Sessizlik: Kızımla Aramdaki Yıllar

“Anne, artık yeter! Benim hayatıma karışmayı bırak!” diye bağırdı Elif, gözleri dolu dolu. O an, mutfağın ortasında zaman durdu sanki. Elimdeki çay bardağı titredi, dudaklarımda bir cevap aradım ama kelimeler boğazımda düğümlendi. O gün, Elif kapıyı çarpıp çıktı ve bir daha geri dönmedi. İki yıl geçti üzerinden. Yetmiş yaşıma yaklaşırken, kızımın sesini duymayalı tam iki yıl oldu.

Her sabah, eski alışkanlıkla iki kişilik kahvaltı hazırlarım. Bir tabak fazla, bir bardak fazla… Sonra yine kaldırırım masadan, Elif’in sandalyesine bakarak. O sandalye şimdi bana geçmişin ağırlığını hatırlatıyor. Kendi kendime sorup duruyorum: Nerede yanlış yaptım? Onu çok mu sıktım, çok mu korumaya çalıştım? Yoksa sadece annelik içgüdüsüyle mi hareket ettim?

Komşum Şükran Hanım, altmış sekiz yaşında. O da yalnız. Bazen ona börek götürürüm, bazen o bana gelir. Geçenlerde birlikte çay içerken, “Senin Elif’ten haber var mı?” diye sordu. Gözlerim doldu, cevap veremedim. Şükran Hanım elimi tuttu: “Evlatlar bazen anlamıyor annelerin sevgisini,” dedi. “Ama bir gün dönerler.”

Ama ya dönmezse? Bu soru beynimi kemiriyor. Elif’in çocukluğunu düşünüyorum; ilk adımlarını, okula başladığı günü… Babası vefat ettiğinde daha on yaşındaydı. O günden sonra hem anne hem baba oldum ona. Her şeyini düşündüm, korudum, kolladım. Üniversiteye gittiğinde de her hafta aradım, eksik bir şeyin var mı diye sordum. Belki de fazla sordum…

Elif üniversiteden mezun olunca İstanbul’da kalmak istedi. Ben ise dönmesini istedim; “Kızım, burada iş bulursun, yanında olurum,” dedim. Ama o kendi hayatını kurmak istedi. Sonra bir gün bana sevgilisinden bahsetti: “Anne, Emre’yle evlenmek istiyorum.”

Emre’yi hiç sevemedim. Sessizdi, içine kapanıktı. “Kızım, bu çocuk sana uygun değil,” dedim. Elif ise bana kızdı: “Sen benim mutluluğumu istemiyor musun?” dedi. O tartışmadan sonra ilişkimiz hep gergin oldu.

Düğünlerine gitmedim. O gün evde tek başıma ağladım. Belki de en büyük hatam buydu; kızımın en mutlu gününde yanında olmamak… Sonra Elif aramayı kesti. Önce haftada bir mesaj atıyordu, sonra ayda bir… Sonra tamamen sustu.

Geçen bayramda telefon elimde bekledim. Herkes çocuklarıyla fotoğraf paylaştı sosyal medyada. Ben ise eski bir fotoğrafımıza bakıp ağladım. Şükran Hanım o gün kapımı çaldı: “Yalnız değilsin,” dedi. Ama insanın evladı yanında olmayınca, dünya ne kadar kalabalık olursa olsun yalnız hissediyor insan.

Bir gün pazardan dönerken Elif’in çocukluk arkadaşı Derya’yla karşılaştım. “Teyze, Elif iyi,” dedi. “Ama çok kırgın sana.” Neden kırgın olduğunu sordum; “Düğününe gelmediğin için,” dedi Derya. O an içimde bir şeyler koptu.

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendi kendime mektup yazdım Elif’e göndermek için:

“Kızım,
Biliyorum, seni çok üzdüm. Belki de anneliği yanlış anladım; seni korumak isterken seni boğdum. Düğününe gelmemek en büyük pişmanlığım oldu hayatta. Affet beni. Seni çok seviyorum.
Anne”

Mektubu postaya verdim ama cevap gelmedi.

Bir akşamüstü Şükran Hanım’la balkonda otururken konu yine Elif’e geldi:

  • “Belki de seninle konuşmak için bir bahaneye ihtiyacı vardır,” dedi.
  • “Ama ne bahanem olabilir ki?” dedim.
  • “Belki de sadece bir özür… Bazen en zor kelime budur: Özür dilerim.”

O günden sonra her gün telefonuma bakıyorum; belki bir mesaj gelir diye… Ama hala sessizlik…

Mahallede herkesin çocukları var; kimi torununu gezdiriyor, kimi oğluyla pazara gidiyor. Ben ise pencereden onları izliyorum. Bazen içimde öyle bir boşluk oluyor ki, nefes almak bile zorlaşıyor.

Bir gün mahallede dedikodu çıktı: “Elif annesini tamamen silmiş hayatından,” diyorlar. O an utandım; sanki suçlu benmişim gibi hissettim kendimi.

Geçen hafta Emre’yi gördüm markette. Göz göze geldik ama selam vermedi. İçimde öfke ve pişmanlık birbirine karıştı.

Şimdi yetmiş yaşıma birkaç ay kaldı. Her sabah Elif’in çocukluğundan kalan oyuncak ayısını okşuyorum; kokusu hala üstünde gibi geliyor bana.

Bazen düşünüyorum: Eğer zamanı geri alabilsem, her şeyi farklı yapar mıydım? Belki de anneliği daha az sahiplenerek, daha çok dinleyerek yaşardım.

Şimdi size soruyorum: Bir anne ne kadar hata yaparsa yapsın, evladı onu affetmeli mi? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?

Belki de en büyük ceza, sessizliğin içinde kaybolmakmış.