Bir Sabahın Ardında Saklı Yıllar

“Kamil! Nerede kaldın? Bütün gece seni bekledim!” diye bağırdım, sesim titriyordu. Gözlerimi açtığımda odama güneş dolmuştu, ama içimdeki karanlık hâlâ oradaydı. Kamil kapının eşiğinde durmuş, bana gülümsüyordu. O gülümsemenin ardında ne sakladığını bilmeden, çocukluğumdan beri hissettiğim o tanıdık endişeyle ayağa kalktım.

“Bak, buradayım işte. Sana bir şey olmadı,” dedi Kamil, sesi yumuşaktı ama gözleri kaçamak bakıyordu. “Hadi, üstünü değiştir. Kahvaltıya gidelim.”

Küçükken de böyleydi. Annemiz kavga ettiğinde, babamız evi terk ettiğinde, Kamil hep kaybolurdu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi döner, bana dondurma alırdı. O sabah da aynısı oldu. Sanki gecenin ağırlığı hiç yaşanmamış gibi, “Dondurma ister misin?” diye sordu.

Bir an sustum. İçimdeki öfke ve özlem birbirine karıştı. “Kamil, nereye gittin dün gece?” dedim sessizce.

O ise başını öne eğdi, “Bazen nefes almak için uzaklaşmam gerekiyor,” dedi. “Bunu anlamanı istiyorum.”

Küçükken annemizle babamızın kavgası hiç bitmezdi. Babam bir gün ansızın gittiğinde, annem bana sarılıp ağlamıştı. Ama Kamil hep susardı. O suskunluk yıllar sonra bile aramızda bir duvar gibi duruyordu.

O sabah birlikte dışarı çıktık. İstanbul’un yaz sıcağı sokaklara yayılmıştı. Bir kafeye oturduk; garson kız, “Ne alırsınız?” diye sorduğunda Kamil hemen “İki menemen, iki çay,” dedi. Ben ise hâlâ geceyi düşünüyordum.

Kamil’in telefonu çaldı. Ekranda annemin adı yazıyordu. Bir an göz göze geldik. Annemle aramızda yıllardır konuşulmayan şeyler vardı; babamın gidişi, Kamil’in kayboluşları, benim içime attıklarım…

Kamil telefonu açtı ama konuşmadı, sadece dinledi. Sonra kapattı ve bana döndü: “Annem seni soruyor.”

“Ne dedi?” dedim.

“Eve gelmeni istiyor.”

O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır annemle yüzleşmekten kaçıyordum. Babam gittikten sonra annem bana hep onun yokluğunu hatırlatmıştı; sevgisini değil, öfkesini göstermişti. Kamil ise her zaman kaçmayı seçmişti.

Kahvaltı boyunca sustuk. Sadece çatal bıçak sesleri vardı masada. Sonra Kamil aniden, “Biliyor musun, ben de bazen seni kıskanıyorum,” dedi.

Şaşırdım. “Neyi kıskanıyorsun ki?”

“Sen güçlü kaldın,” dedi. “Ben hep kaçtım.”

Birden gözlerim doldu. “Güçlü kalmak zorunda kaldım Kamil! Annem bana başka seçenek bırakmadı.”

O an kafede herkes bize bakıyordu ama umurumda değildi.

Kamil elimi tuttu: “Belki de artık affetmeliyiz abla… Hem annemi hem kendimizi.”

O gün eve döndük birlikte. Annem kapıyı açtığında gözlerinde yılların yorgunluğu vardı. Bir an sessizlik oldu; sonra annem bana sarıldı, yıllardır ilk kez.

Ağladık üçümüz de… O an anladım ki; bazen affetmek için önce kendini anlamak gerekiyor.

Ama hâlâ içimde bir soru var: Geçmişin yükünü bırakmak mümkün mü? Sizce aileyi affetmek gerçekten insanı özgür kılar mı?