On Yılın Sessizliği: Bir Ailenin İçinde Patlayan Fırtına

“Yeter artık! On yıl sustum, on yıl!” Annemin sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. Elindeki çay bardağını masaya öyle bir bıraktı ki, ince belli camdan tiz bir ses yükseldi. Ben, Bozena, karşısında oturuyordum; ellerim titreyerek çayımı dudaklarıma götürdüm. Masanın üzerinde buruşmuş bir hastane raporu duruyordu. Annem Halime, gözlerini benden ayırmadan, “Ne istiyorsun benden?” diye sorduğumda, sesi buz gibi oldu: “Gerçeği!”

O an, on yıl boyunca içimde biriktirdiğim her şeyin ağırlığıyla nefes almakta zorlandım. Babamın ölümünden sonra evimizde bir sessizlik başlamıştı. Annemle aramızda konuşulmayan, ama her gün biraz daha büyüyen bir duvar vardı. O duvarın ardında, ben kendi acımı sakladım; annem ise öfkesini.

Babamın ani kalp kriziyle gidişiyle annem Halime’nin gözlerinde hayat sönmüştü. O günden sonra evde ne kahkaha kaldı ne de umut. Annem sabahları erkenden kalkar, eski usul Türk kahvesini pişirir, pencerenin önünde saatlerce otururdu. Ben ise okuldan döndüğümde hep aynı cümleyi duyardım: “Yemeğin hazır.” Sanki başka hiçbir şey konuşmaya değmezdi.

Liseyi bitirdiğimde üniversiteye gitmek istedim. İstanbul’da okumak hayalimdi. Ama annem, “Babanın mezarı burada, sen de burada kalacaksın,” dediğinde, içimdeki umutlar bir anda söndü. O gece odamda ağlarken, annemin kapının arkasında sessizce ağladığını duydum. Ama sabah olunca yine hiçbir şey olmamış gibi davrandık.

Yıllar geçti. Ben kasabada bir eczanede çalışmaya başladım. Hayatım sıradanlaştı; sabah işe gidip akşam eve döndüm. Annemle aramızda hâlâ konuşulmayan çok şey vardı. Bir gün eczanede bayıldım. Hastaneye kaldırıldığımda doktor bana kronik bir hastalığım olduğunu söyledi; ömür boyu ilaç kullanmam gerekecekti. Eve döndüğümde raporu masanın üzerine bıraktım ve anneme hiçbir şey söylemedim. Çünkü biliyordum ki, onun için benim acım önemli değildi; o sadece kendi acısına gömülmüştü.

Ama o gün, annem raporu buldu ve mutfakta karşıma dikildi. “Neden bana söylemedin?” diye sorduğunda, gözlerinde ilk defa korku gördüm. “Çünkü senin için ben yokum ki,” dedim sessizce. Annem bir an sustu, sonra öfkeyle bağırdı: “Sen de beni hiç anlamadın! On yıl boyunca bu evde tek başıma savaştım!”

O an içimdeki bütün duygular patladı: “Ben de tek başıma savaştım anne! Senin yasını tutarken kendi hayatımdan vazgeçtim! Üniversiteye gitmek istedim, izin vermedin! Arkadaşlarımı eve çağırmak istedim, istemedin! Hep babamı andın ama ben de onun kadar kayboldum!”

Annemin gözleri doldu. İlk defa bana sarılmak istedi ama ben geri çekildim. “Çok geç anne,” dedim. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

O gece evdeki sessizlik daha da ağırlaştı. Annem odasına kapandı, ben de kendi odama çekildim. Sabaha kadar uyuyamadım; geçmişteki bütün anılar gözümün önünden geçti: Babamla pikniğe gittiğimiz günler, annemin bana saç örgüsü yaptığı sabahlar… Hepsi çok uzakta kalmıştı.

Ertesi sabah annem kahvaltı sofrasını hazırlamıştı. Masada iki tabak vardı; biri benim için, biri onun için. Sessizce oturduk. Bir süre sonra annem konuştu: “Bozena… Ben de çok yalnız kaldım. Seninle konuşamadım çünkü korktum… Kırılırız diye korktum.”

Gözlerim doldu. “Anne… Ben zaten kırıldım,” dedim.

O gün ilk defa uzun uzun konuştuk. Babamın ölümünden sonra yaşadıklarımızı, birbirimize söyleyemediklerimizi anlattık. Annem bana sarıldı ve ağladı: “Seni kaybetmekten korktum,” dedi.

Ama içimde hâlâ bir boşluk vardı. Çünkü on yıl boyunca susmak, insanın ruhunda derin yaralar açıyor. Annemle aramızdaki mesafe biraz azalmıştı ama tam olarak kapanmamıştı.

Şimdi hastalığımla mücadele ederken, annemin yanında olmaya çalışıyorum. Ama bazen düşünüyorum: Acaba biz Türk aileleri neden duygularımızı bu kadar bastırıyoruz? Neden konuşmak yerine susmayı seçiyoruz? On yıl boyunca sustuğumuz için mi bu kadar kırıldık?

Sizce de bazen konuşmak mı daha zor, yoksa susmak mı? Ya siz hiç ailenizde böyle bir sessizliği yaşadınız mı?