Çocukluk Yaraları: Bir Akşam Yemeğinde Kırılan Sessizlik
“Yeter artık! Her akşam aynı sessizlik, aynı gerginlik!” diye bağırdım sofrada, kaşığımı masaya öyle bir bıraktım ki, çay bardağı titredi. Annem bir an duraksadı, gözleriyle babama baktı. Babam ise başını önüne eğip patates püresini karıştırmaya devam etti. O an, çocukluğumdan beri içimde biriken bütün duygular, boğazımda düğümlendi.
Benim adım Emre. Otuz iki yaşındayım ve hâlâ ailemin evinde, onların gölgesinde yaşıyorum. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartmanın üçüncü katında, annem Gülten Hanım ve babam İsmail Bey’le aynı sofrada oturuyorum. Herkesin dışarıdan baktığında “ne güzel aile” dediği ama içinde konuşulmayan acıların, kırgınlıkların biriktiği o evde…
O akşam sofrada annem yine her zamanki gibi özenle yemekleri hazırlamıştı. Patates püresiyle köfteyi tabağıma koyarken, “Emrecim, biraz daha alır mısın?” diye sordu. Yüzüne bakamadım. Çünkü biliyordum; o sorunun altında yıllardır konuşulmayan başka şeyler vardı. Babam ise sessizce yemeğini yiyordu. Annemle babamın arasında yıllardır süren soğuk savaşın ortasında büyüdüm ben. Ne zaman bir şey sorsam, cevapsız bırakılırdım. Ne zaman bir şey hissetsem, görmezden gelinirdi.
O gece sofrada patlayan öfkemin sebebi sadece bugünün değil, geçmişin yüküydü. Çocukken babamın bana hiç sarılmadığını, annemin ise sürekli “babanı üzme” diye beni susturduğunu hatırladım. Okuldan ağlayarak geldiğimde bile, “Ağlama oğlum, erkekler ağlamaz,” derdi babam. Annem ise gözlerimin içine bakıp sessizce saçımı okşardı ama asla babama karşı çıkmazdı.
Bir gün ilkokulda arkadaşlarım bana “babasız çocuk” diye dalga geçmişti. Çünkü babam hiçbir zaman okul toplantılarına gelmezdi. O gün eve koşarak geldiğimde anneme sarılıp ağlamıştım. Annem beni susturmuş, “Baban yorgun oğlum, çalışıyor,” demişti. O günden sonra babamla arama görünmez bir duvar örüldü.
Yıllar geçti, ben büyüdüm ama içimdeki o çocuk hiç büyümedi. Üniversiteyi kazandığımda bile babamdan bir tebrik duyamadım. Annem ise gizlice bana harçlık verirken gözlerindeki gururu saklamaya çalışıyordu. Babamla aramızdaki mesafe her geçen yıl daha da açıldı.
O akşam sofrada patlayan öfkemin ardından annem ağlamaya başladı. “Emre, oğlum… Biz elimizden geleni yaptık,” dedi titreyen sesiyle. Babam ise ilk defa başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde alışık olmadığım bir kırgınlık vardı.
“Baba,” dedim, “Neden hiç konuşmadık? Neden bana hiç sarılmadın? Neden ben hep eksik hissettim?”
Babam derin bir nefes aldı. “Benim babam da bana sarılmazdı Emre,” dedi kısık sesle. “Biz böyle gördük… Erkek adam duygusunu belli etmez dediler.”
Annem araya girdi: “Ben de hep aranızda köprü olmaya çalıştım ama… Korktum İsmail’e karşı çıkmaya.”
O anda anladım ki, bizim ailede herkes kendi yarasını taşıyor ama kimse birbirinin yarasına dokunmaya cesaret edemiyor. Babam kendi babasından kalan sevgisizliği bana miras bırakmıştı; annem ise korkularını bana yüklemişti.
Sofrada uzun bir sessizlik oldu. Sadece çatal bıçak sesleri duyuluyordu. Sonra babam yavaşça elini uzatıp elimi tuttu. İlk defa… Otuz iki yıl sonra…
“Affet oğlum,” dedi gözleri dolu dolu. “Ben bilmiyordum nasıl baba olunur.”
Annem de elimi tuttu ve üçümüz ilk defa birbirimize sarıldık o akşam. Gözyaşlarımız birbirine karıştı.
O gece odamda uzun süre uyuyamadım. Geçmişte yaşadığım bütün acılar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Kendime sordum: Acaba bu döngüyü kırmak için daha önce cesaret edebilir miydim? Ya da başka aileler de bizim gibi suskunlukla mı büyüyor çocuklarını?
Belki de en büyük cesaret, ilk adımı atmak ve geçmişin zincirlerini kırmakta saklıdır… Sizce de öyle değil mi? Başkalarının da bu döngüyü kırması için ne yapmalı?