Bir Karşılaşmanın Ardında: Şımarık Bir Gencin Uyanışı

“Yine mi geç kaldın, Emir?” Babamın sesi, mutfağın kapısından içeriye bir hançer gibi saplandı. Gözlerimi ovuşturup saate baktım; saat on biri geçmişti. Annem masada, bana sıcacık bir kahvaltı hazırlamış, gülümseyerek bekliyordu. Babam ise suratını asmış, gazeteyi hışırdatarak okur gibi yapıyordu.

“Baba, dün gece arkadaşlarla biraz geç kaldık da…” dedim, sesim cılız çıktı. Annem hemen araya girdi: “Oğlum daha genç, bırak gezsin tozsun. Emir’in keyfi yerinde olsun yeter.”

İşte hayatım böyleydi. Yirmi yaşındaydım ve bugüne kadar ne istediysem önüme serildi. Çocukken annem hep derdi: “Oğlum, sen her şeyin en iyisine layıksın.” Önce oyuncaklar, sonra doğum günlerinde en büyük pastalar, okulda ise madalyalar… Eğer bir şey istediğimde olmazsa, ağlar zırlardım; annem de hemen hallederdi. Babam ise çoğu zaman sessiz kalırdı, ama arada bir patlardı: “Bu çocuk böyle giderse hayatı öğrenemez!”

Ama ben umursamazdım. Üniversiteye başladığımda da değişen bir şey olmadı. Sabahları zorla kalkar, derslere çoğu zaman gitmezdim. Arkadaşlarımın çoğu çalışıyor ya da burs peşinde koşuyordu; ben ise ailemin parasıyla rahatça yaşıyordum. Hayatımda hiçbir hedefim yoktu, sadece günü kurtarıyordum.

Bir gün, yine arkadaşlarla kafede otururken, içeriye yaşlıca bir adam girdi. Üzerinde eski püskü bir ceket vardı, saçları bembeyazdı. Yanımıza gelip selam verdi: “Gençler, bir çay ısmarlayabilir misiniz?” Arkadaşlarım dalga geçer gibi bakıştı; biri kıkırdadı. Ben ise cebimden para çıkarıp adama uzattım: “Al amca, kendine çay değil kahvaltı da al.” Adam parayı almadı, gözlerimin içine baktı: “Evladım, para istemiyorum. Sadece bir çay ve sohbet.”

O an içimde tuhaf bir his oluştu. İlk defa biri benden para değil, zaman istiyordu. Adam oturdu yanımıza. Adı İsmail’di. Bir zamanlar iyi bir işte çalışmış, sonra iflas etmiş. Eşi vefat etmiş, çocuklarıyla arası bozulmuş. “Hayatta en zor şey nedir biliyor musun?” dedi bana bakarak. “İnsanların seni sadece çıkarları için yanında tutması.”

O an içimde bir şeyler kırıldı. Arkadaşlarım sıkılıp kalktı; ben ise İsmail Amca’yla uzun uzun konuştum. Hayat hikayesini dinledikçe kendi hayatımı düşündüm. Benim etrafımdaki herkes de aslında bana ailemin parası için yaklaşıyordu belki de… O gün eve döndüğümde annem yine sofrayı donatmıştı. Ama ilk defa iştahım yoktu.

Babam beni odasına çağırdı. “Emir,” dedi, “Seninle konuşmamız lazım.” Yüzünde alışık olmadığım bir ciddiyet vardı. “Bak oğlum, annen seni çok seviyor ama bu şekilde devam edemezsin. Hayatta her şey hazır gelmez insana.”

İlk defa babamın söylediklerini ciddiye aldım. O gece yatağımda dönüp durdum. İsmail Amca’nın sözleri kulağımda çınlıyordu: “Gerçek dostluk ve mutluluk parayla satın alınmaz.”

Ertesi sabah anneme söyledim: “Anne, artık kendi paramı kazanmak istiyorum.” Annem şaşkınlıkla baktı: “Oğlum, ne gerek var? Biz sana bakıyoruz.” Ama ben kararlıydım. Babam ise gözleriyle bana teşekkür etti sanki.

İlk iş başvurumda başarısız oldum; CV’mi bile doğru düzgün hazırlayamamıştım. Sonra bir kafede garsonluk işi buldum. İlk gün ellerim titredi; müşteriler bağırdı, patron kızdı. Eve yorgun argın döndüm ama içimde garip bir huzur vardı.

Bir gün kafede İsmail Amca tekrar geldi. Beni görünce gülümsedi: “Bakıyorum da çalışıyorsun artık.” Ona çay ısmarladım bu kez ben: “Sizden öğrendim amca,” dedim.

Ailem başta bu değişime alışamadı. Annem sürekli şikayet etti: “Oğlum yoruluyor, yazık!” Babam ise gururla bakıyordu bana artık.

Bir akşam eve geldiğimde annemle babam tartışıyordu:

– Senin yüzünden çocuk perişan oldu! dedi annem.
– Hayır, sonunda adam oldu! dedi babam.

İlk defa ailemdeki çatışmanın ortasında kaldım ama bu kez kaçmadım. Anneme sarıldım: “Anne, ben mutluyum böyle.”

Aylar geçti; hem okula hem işe gittim. Zorlandım ama her gün biraz daha büyüdüm sanki. Arkadaş çevrem değişti; gerçek dostlar edindim.

Bir gün İsmail Amca’yı tekrar bulamadım kafede. Sordum soruşturdum; meğer hastalanmış ve hastaneye kaldırılmıştı. Hemen yanına koştum. Elimi tuttu: “Evladım,” dedi, “Senin gibi gençler umut veriyor insana.” O an gözlerim doldu.

İsmail Amca birkaç hafta sonra vefat etti. Cenazesinde çok az kişi vardı ama ben oradaydım. O gün kendime söz verdim: Artık hayatımı başkalarının gölgesinde değil, kendi ayaklarım üzerinde yaşayacağım.

Şimdi bazen eski halimi düşünüyorum da… Acaba o şımarık Emir gerçekten mutlu muydu? Yoksa sadece alışkanlıklarının esiri miydi? Sizce insan gerçekten ne zaman büyür?