Ailemden Uzakta: Kendi Yolumu Seçmenin Bedeli
“Sen gerçekten bencil misin, Zeynep?” Abimin sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. O an, annemin elleri titreyerek çay bardağını masaya bırakışını izledim. İçimde bir fırtına kopuyordu; ne diyeceğimi bilemeden, gözlerimi yere indirdim. Oysa ki yıllardır bu anı beklemiştim: Kendi yolumu çizmek, kasabadan çıkıp İstanbul’a gitmek, hayallerimin peşinden koşmak… Ama şimdi, abimin gözlerinde gördüğüm öfke ve kırgınlık, içimdeki heyecanı boğuyordu.
Bizim kasabamızda herkes birbirini tanır. Herkesin hikâyesi bellidir; kim nerede çalışır, kimin tarlası ne kadar verimli, kimin oğlu üniversiteyi kazanmış… Bizim hikâyemiz ise hep eksik kalmıştı. Babamı hiç tanımadım. Annem, sabahın köründe kalkıp ahırdaki inekleri sağar, sonra tarlaya koşardı. Abim Murat’la ben ise çocukluğumuzdan beri ona yardım ederdik. Ama ben hep başka bir hayatın hayalini kurdum. Kitaplarda okuduğum şehirler, üniversiteler, başka insanlar…
Liseyi bitirdiğimde, annem bana “Kızım, burada kal. Birlikte çalışırız, hayatımızı kurarız,” dediğinde içimden bir şeyler koptu. Oysa ki ben İstanbul Üniversitesi’ni kazanmıştım! O gece abimle ilk büyük tartışmamızı yaşadık.
“Senin yerin burası Zeynep! Annemi yalnız bırakıp nereye gidiyorsun?”
“Ben de insanım Murat abi! Benim de hayallerim var!”
O gece sabaha kadar ağladım. Annem sessizce yanıma gelip saçımı okşadı. “Sen mutlu ol kızım,” dedi ama gözlerinde bir gölge vardı. O gölgeyi hiç unutamadım.
İstanbul’a ilk geldiğimde her şey çok zordu. Küçük bir öğrenci yurdunda kalıyordum. Herkes kendi derdindeydi; kimse kimseye selam bile vermiyordu. Kasabada herkes birbirine selam verirken burada insanlar birbirinin yüzüne bile bakmıyordu. İlk aylarımda defalarca geri dönmeyi düşündüm. Annem telefonda sesimi duyunca ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Abim ise neredeyse hiç aramadı.
Bir gün yurtta odamda otururken annemden bir mesaj geldi: “İnek hastalandı, Murat çok yoruluyor.” O an kendimi suçlu hissettim. Sanki ailemi yarı yolda bırakmıştım. Ama sonra aynaya baktım ve kendime sordum: “Zeynep, senin hayatın ne zaman başlayacak?”
Üniversitede sosyoloji okuyordum. Hocalarım bana “Senin gözlerinde başka bir ışık var,” derdi ama ben o ışığın ne olduğunu bilmiyordum. Belki de kasabadan çıkmanın verdiği özgürlüktü bu… Ya da belki de içimdeki suçluluk duygusunun yansımasıydı.
Bir gün yurtta arkadaşım Elif’le dertleşirken ona her şeyi anlattım.
“Ben ailemi bırakıp geldim diye kendimi kötü hissediyorum,” dedim.
Elif bana uzun uzun baktı: “Zeynep, herkes kendi yolunu seçmek zorunda. Senin annen de bunu biliyor bence.”
Ama abim öyle düşünmüyordu. Bayramda eve döndüğümde bana soğuk davrandı. Annem sofrayı kurarken abim bana bakmadan konuştu:
“Burada olman annemi sevindirdi ama sen yine gideceksin değil mi?”
O an boğazım düğümlendi. “Evet abi… Çünkü burada kalırsam kendimi kaybederim.”
Abim sandalyesini geri itti ve kalktı. Annem gözyaşlarını saklamak için mutfağa kaçtı.
O gece odama çekildiğimde eski defterlerimi karıştırdım. Çocukken yazdığım bir şiiri buldum:
“Bir gün gideceğim,
Gökyüzü başka olacak,
Ama annemin kokusu hep yanımda kalacak.”
O an anladım ki aslında ne kadar uzağa gidersem gideyim, ailemin gölgesi hep üzerimdeydi.
Üniversiteyi bitirdikten sonra İstanbul’da iş buldum. Annem yaşlanmıştı, abim evlenmişti ama hâlâ bana kırgındı. Düğününe çağırmadı beni. Annem gizlice arayıp “Oğlum çok inatçı,” dedi ama ben içimde bir yara daha açıldığını hissettim.
Yıllar geçti… İstanbul’da kendi hayatımı kurdum ama her bayramda kasabaya döndüğümde aynı soğuklukla karşılaştım. Komşular fısıldaşıyordu: “Zeynep şehre kapağı attı, annesini bıraktı.” Oysa kimse benim geceleri nasıl ağladığımı bilmiyordu.
Bir gün annem hastalandı. Apar topar kasabaya döndüm. Hastane odasında annemin elini tuttum.
“Kızım,” dedi zayıf bir sesle, “Senin mutlu olmanı istedim hep… Murat da zamanla anlar.”
Ama abim odaya girdiğinde bana bakmadı bile. Annem vefat ettiğinde cenazede herkes bana uzaktan baktı; sanki yabancıymışım gibi… Abimle mezarlıkta baş başa kaldık.
“Zeynep,” dedi sonunda, “Annem seni hep affetti ama ben edemedim.”
Gözlerim doldu: “Neden abi? Ben sadece kendi hayatımı yaşamak istedim.”
“Çünkü sen gittin ve ben burada kaldım! Bütün yük benim omuzlarımdaydı!”
O an abimin acısını ilk kez anladım. Belki de en büyük yükü o taşımıştı; ben özgürlüğümü seçerken o fedakârlığı seçmişti.
Şimdi İstanbul’da kendi evimde otururken bazen pencereden dışarı bakıyor ve düşünüyorum: Hayallerimizin peşinden gitmek bencillik mi? Yoksa fedakârlık mı? Siz olsaydınız ne yapardınız? Yorumlarda düşüncelerinizi paylaşır mısınız?