Pazar Sofrasında Kırılan Sessizlik: Bir Anne Yüreğinin Çığlığı
“Anne, lütfen bu hafta gelmesen olur mu?”
Ayşe’nin sesi telefonda titriyordu ama kararlıydı. O an, mutfağımda dolabın kapağını açık unutmuş, elimdeki çay bardağıyla öylece kalakaldım. Oğlum Emre’nin sesi de arka planda kısık kısık duyuluyordu; belli ki konuşmak istememişti. İçimde bir şeyler kırıldı o anda. Pazar günleri bizim için kutsaldı. Rahmetli eşim Hayri ile yıllarca çocuklarımızı o sofrada büyüttük. Şimdi ise, bir telefonla her şeyin sonu gelmişti sanki.
O hafta pazar günü geldiğinde, evin sessizliği kulaklarımı tırmaladı. Normalde sabah erkenden kalkar, en güzel böreğimi açar, dolmaları sarar, torunum Zeynep’in en sevdiği irmik helvasını yapardım. Şimdi ise mutfağa girmeye bile halim yoktu. Televizyonun sesiyle sessizliği bastırmaya çalıştım ama nafile…
Oğlum Emre ile Ayşe üç yıldır evliler. İlk başlarda her şey çok güzeldi. Ayşe bana hep “Anneciğim” der, birlikte alışverişe giderdik. Ama zamanla aramıza görünmez duvarlar örüldü. Belki de ben fazla karıştım, bilmiyorum. Bir keresinde Zeynep’in saçlarını örerken Ayşe’nin bakışlarını yakaladım; sanki yanlış bir şey yapıyormuşum gibi hissettim. O günden sonra her hareketimi tartmaya başladım.
Geçen ay pazar sofrasında bir tartışma çıktı. Ben, “Zeynep bu kadar telefonla oynamasın, gözleri bozulacak,” dedim. Ayşe ise “Biz kontrol ediyoruz anne, merak etme,” diye cevap verdi. Emre ise sessiz kaldı. O an sofrada bir soğukluk oluştu; herkes yemeğine gömüldü. O günden sonra Ayşe’nin bana karşı mesafesi arttı.
Şimdi düşünüyorum da, belki de ben eski kafalıyım. Bizim zamanımızda büyüklerin sözü dinlenirdi. Şimdi ise gençler kendi ailelerini kuruyor, kendi kurallarını koyuyorlar. Ama ben sadece torunumu görmek, oğlumla iki laf etmek istiyorum. Bu kadar mı zor?
Bir hafta sonra Emre aradı. “Anne, nasılsın?” dedi ama sesi yabancı gibiydi. “İyiyim oğlum,” dedim, “Siz nasılsınız?”
“İyiyiz… Anne, Ayşe biraz yorgun bu aralar. Zeynep de okula başladı ya, düzenimiz değişti.”
“Anladım oğlum,” dedim ama içimden gözyaşlarımı zor tuttum.
Bir akşam kapım çaldı. Komşum Fatma teyze uğramıştı. Halimi görünce hemen anladı.
“Ne oldu kızım? Yüzün solmuş.”
“Fatma teyze… Ayşe artık pazarları çağırmıyor beni.”
Fatma teyze derin bir iç çekti. “Ah be kızım… Şimdi gençler öyle işte. Benim oğlan da aynı. Eskiden her bayram toplanırdık, şimdi herkes kendi evinde.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. İçimde bir boşluk, bir eksiklik… Sabah ezanıyla birlikte kalkıp eski fotoğraflara baktım. Emre’nin çocukluğu, Hayri’nin gülüşü… Hepsi birer anı olmuştu.
Bir gün cesaretimi topladım ve Emre’yi aradım.
“Oğlum… Ben bir hata mı yaptım? Ayşe bana kırgın mı?”
Emre sustu bir süre.
“Anne… Bazen fazla karışıyorsun diye düşünüyor Ayşe. Ama ben seni anlıyorum.”
“Ben sadece yardımcı olmak istiyorum oğlum.”
“Biliyorum anne… Biraz zamana ihtiyacımız var.”
Telefon kapandıktan sonra uzun süre ağladım. Ne zaman anne olmuştum da şimdi oğlumun hayatında fazlalık gibi hissediyordum kendimi?
Bir sabah kapı çaldı. Zeynep elinde bir resimle gelmişti.
“Babaanne! Bu resmi sana yaptım!”
Ayşe kapıda durdu, gözleri doluydu.
“Anne… Belki de biraz ara vermek iyi gelir diye düşündüm ama Zeynep seni çok özledi.”
O an sarıldık birbirimize; gözyaşlarımız birbirine karıştı.
Ama biliyorum ki hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Pazar soframızın neşesi kayboldu sanki. Artık her hareketimi tartıyorum; acaba yine yanlış bir şey mi söylerim diye korkuyorum.
Şimdi soruyorum size: Bir anne olarak oğlumun hayatında hâlâ yerim var mı? Yoksa zamanla herkes kendi yoluna mı gidiyor? Siz olsanız ne yapardınız?