Geçmişin Gölgesinde: Bir Akşamın Hesabı

Anahtarı çevirdiğimde kapının ardında beni bekleyen sessizliği hissettim. Ayakkabılarımı çıkarmak için eğildiğimde, kapının hemen yanında duran siyah, pahalı görünümlü çizmeleri fark ettim. O an içimde bir şeyler koptu. Bunlar Derya’nın çizmeleriydi. Eşim Kamil’in kız kardeşi Derya… Ama neden buradaydı? Kamil bana hiçbir şey söylememişti.

İçeri adım attığımda, mutfaktan gelen fısıltılar kulağıma çalındı. Kalbim deli gibi atıyordu. Kendi evimde yabancı gibi hissetmek ne garip… Sessizce mutfağa yöneldim. Kapının aralığından Derya’nın sırtını, Kamil’in ise yüzünü gördüm. Derya ağlıyordu, Kamil ise ona sarılmış, teselli etmeye çalışıyordu.

“Derya, bak, abla olarak sana her zaman destek olacağım ama bu şekilde olmaz,” dedi Kamil yavaşça.

Derya’nın sesi titriyordu: “Başka kimsem yok ki! Annemle babam zaten umursamıyorlar. Sen de bana sırtını dönersen ben ne yapacağım?”

O an içimde bir öfke kabardı. Yıllardır Derya’nın sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalan hep ben olmuştum. Evliliğimizin başından beri, Derya’nın bitmek bilmeyen dertleri, ailemizin huzurunu kaçırmıştı. Ama bu sefer farklıydı. Bu sefer bana haber bile verilmemişti.

Kapının önünde dikildim ve sesimi yükselttim: “Ne oluyor burada? Derya neden burada?”

İkisi de bir anda sustu. Kamil bana suçlu bir bakış attı. Derya gözlerini sildi, başını öne eğdi.

“Zeynep, lütfen yanlış anlama,” dedi Kamil. “Derya’nın başı dertteymiş, bana mesaj attı. Ben de gelsin dedim.”

“Bana neden söylemedin?” dedim, sesim titriyordu.

Kamil cevap veremedi. Derya ise araya girdi: “Ablacığım, özür dilerim. Seni rahatsız etmek istemedim ama başka gidecek yerim yoktu.”

O an içimde bir savaş başladı. Bir yanda Derya’ya acıyordum; annesiyle babası yıllardır ilgisizdi, Kamil ise tek dayanağıydı. Ama diğer yanda kendi evimde kendimi dışlanmış hissediyordum. Sanki bu evde sadece misafirdim.

Derya salona geçti, ben de arkasından gittim. Kamil ise mutfakta kaldı, ellerini başına götürüp derin bir nefes aldı.

Derya kanepeye oturdu, elleriyle dizlerini ovuşturuyordu. “Zeynep abla, biliyorum sana hep yük oldum. Ama bu sefer gerçekten çok kötü durumdayım.”

“Ne oldu Derya?” dedim, sesimdeki soğukluğu gizleyemedim.

“İşten kovuldum,” dedi gözyaşları içinde. “Ev sahibim de evi boşaltmamı istiyor. Param yok, kimsem yok.”

Bir an sustum. Onun yerinde ben olsaydım ne yapardım? İstanbul’da yalnız bir kadın olmak kolay değildi. Ama yine de… Yıllardır kendi hayatımı ikinci plana atmıştım. Evliliğimizin başında Kamil’le hayallerimiz vardı: küçük bir ev, huzurlu akşam yemekleri, belki bir çocuk… Ama her defasında Derya’nın sorunları bu hayalleri gölgeledi.

Kamil salona geldi, elinde iki bardak çay vardı. Birini bana uzattı ama almak istemedim. Ona kırgındım.

“Zeynep,” dedi sessizce, “Derya birkaç gün bizde kalacak. Sonra iş bulmasına yardım edeceğim.”

“Birkaç gün mü?” dedim alaycı bir şekilde. “Geçen sefer de böyle demiştin. Sonra aylarca bizimle kaldı.”

Kamil’in yüzü asıldı. “Bu sefer farklı olacak.”

Derya başını kaldırıp bana baktı: “Söz veriyorum abla, bu sefer sizi zor durumda bırakmayacağım.”

O an gözlerim doldu ama ağlamadım. İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım. Yıllardır kendi isteklerimi hep ertelemiştim; Kamil’in ailesi için, onun mutluluğu için… Ama ya benim mutluluğum?

Gece olunca herkes odasına çekildi. Ben mutfakta tek başıma oturdum, ellerimi masanın üzerinde kenetledim. Annem aklıma geldi; o da yıllarca babamın ailesi için kendini feda etmişti. Hep susmuştu, hep sabretmişti… Sonunda ne olmuştu? Babam başka bir kadınla gitmişti ve annem yalnız kalmıştı.

Kendi kendime sordum: Ben de annem gibi mi olacağım? Kendi hayatımı hep başkaları için mi yaşayacağım?

Ertesi sabah işe gitmek için hazırlanırken Kamil yanıma geldi.

“Zeynep, dün gece için özür dilerim,” dedi yavaşça. “Seni ihmal ettiğimi biliyorum ama Derya benim kardeşim.”

“Ben de senin eşinim,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Ama bazen sanki bu evde sadece misafirim gibi hissediyorum.”

Kamil sustu. Söyleyecek sözü yoktu.

İşe giderken otobüste camdan dışarı baktım; İstanbul’un gri sabahında herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Herkesin kendi derdi vardı ama kimse kimsenin yükünü taşımıyordu.

O gün iş yerinde dalgındım. Arkadaşım Elif yanıma geldi.

“Ne oldu Zeynep? Suratın asık,” dedi.

Bir an düşündüm; anlatmalı mıydım? Sonra içimdeki yükü paylaşmak istedim.

“Elif,” dedim, “bazen kendi evimde bile kendime ait değilmişim gibi hissediyorum.”

Elif başını salladı: “Biliyor musun, bu ülkede kadın olmak zaten zor; bir de herkesin yükünü sırtlanınca insan eziliyor.”

Akşam eve döndüğümde Derya yemek yapmıştı; mutfaktan güzel kokular geliyordu. Masaya oturduğumuzda bana teşekkür etti.

“Abla, bana katlandığın için sağ ol,” dedi sessizce.

O an ona kızgınlığım biraz azaldı ama içimdeki boşluk hâlâ oradaydı.

Gece yatağa uzandığımda tavanı izledim ve kendi kendime sordum: Ben ne zaman kendi hayatımı yaşayacağım? Bir kadının mutluluğu hep başkalarının mutluluğuna mı bağlı olmalı? Sizce ben bencil miyim yoksa artık kendi yolumu çizmenin zamanı geldi mi?