Karanlıkta Kalan Sırlar: Bir Öğrencinin Hayatında Bir Gecede Değişen Her Şey
“Bunu yapmamamız gerekiyordu!” diye bağırdı Elif, gözleri korkudan büyümüş, elleri titriyordu. O an, salonda toplanmış dört kişi, nefesimizi tutmuş, önümüzdeki eski tahta ouija tahtasına bakıyorduk. Dışarıda rüzgar camı titretiyor, içeride ise kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu. O gece, sıradan bir öğrenci evinde başlayan bu oyun, hayatımın en karanlık dönüm noktası olacaktı.
Benim adım Burak. İstanbul’da bir devlet üniversitesinde okuyordum. Öğrenci evinde üç yakın arkadaşım –Mert, Emre ve Serkan– ile birlikte yaşıyordum. Hepimiz Anadolu’nun farklı köylerinden gelmiş, büyük şehirde tutunmaya çalışan gençlerdik. Hayatımızın en güzel yılları olmasını umduğumuz bu dönemde, gerçeklerle hayaller arasındaki çizgi bir gecede silindi.
O gece, Mert’in kız kardeşi Elif ve onun iki arkadaşı da bize katılmıştı. Sınav stresinden uzaklaşmak için eğlenceli bir şeyler yapmak istemiştik. Elif’in aklına ouija tahtasıyla ruh çağırmak geldiğinde, önce hepimiz güldük. “Ne olacak ki?” dedi Serkan, “En fazla biraz korkarız!” Ama içimde bir huzursuzluk vardı. Annem hep derdi: “Oyunla büyü çağırılmaz oğlum!” Ama gençlik işte, dinlemedik.
Tahtayı yere serdik, mumları yaktık. Elif’in sesi titriyordu: “Burada bizimle iletişime geçmek isteyen bir ruh var mı?” Önce hiçbir şey olmadı. Sonra, tahtadaki küçük cam parçası yavaşça hareket etmeye başladı. Hepimiz birbirimize baktık; kimse itiraf etmese de, hiçbirimiz hareket ettirmemiştik.
Cam parçası harfleri göstererek bir isim yazdı: “YUSUF”. O an odada bir soğukluk hissettim. Mert’in yüzü bembeyaz olmuştu. “Benim küçük kardeşimin adı Yusuf’tu,” dedi kısık bir sesle, “Ama o yıllar önce köyde boğularak öldü…”
Bir anda herkesin yüzü değişti. Elif ağlamaya başladı. “Bunu istememiştik!” diye fısıldadı. O an mumlardan biri söndü ve cam parçası hızla hareket etmeye başladı: “YARDIM EDİN” yazdı.
O gece sabaha kadar kimse uyuyamadı. Elif ve arkadaşları ağlayarak eve döndüler. Biz ise üç arkadaş, mutfakta oturup ne yapacağımızı düşündük. Mert’in gözleri doluydu: “Annem bunu asla öğrenmemeli!” dedi. Ama içimde bir şeyler kırılmıştı; sanki o gece sadece bir ruh değil, geçmişimizin de kapısı aralanmıştı.
Ertesi gün evde tuhaf şeyler olmaya başladı. Kapılar kendi kendine açılıp kapanıyor, geceleri Yusuf’un adını fısıldayan bir ses duyuluyordu. Mert iyice içine kapanmıştı; derslere gitmiyor, yemek yemiyordu. Emre ise her şeyi mantıkla açıklamaya çalışıyordu: “Bunlar tesadüf!” diyordu ama gözlerinde korkuyu görebiliyordum.
Bir hafta sonra annem aradı. Sesinde bir telaş vardı: “Oğlum, rüyamda Yusuf’u gördüm,” dedi, “Bana yardım edin diyordu.” O an tüylerim diken diken oldu. Anneme hiçbir şey anlatmadım ama içimdeki suçluluk büyüyordu.
Evdeki huzursuzluk arttıkça aramızdaki dostluk da çatlamaya başladı. Serkan bana bağırdı bir gün: “Senin yüzünden oldu bunlar! Sen istemeseydin başlamazdık!” Oysa ben sadece akışına bırakmıştım her şeyi. Mert ise günlerce konuşmadı kimseyle.
Bir gece Mert’in odasından ağlama sesleri geldi. Kapıyı çaldım; açmadı. Sonunda kapıyı kırıp içeri girdik. Mert yerde diz çökmüş, elleriyle başını tutuyordu: “Yusuf’u geri getiremeyiz! Onu kurtaramadık!” diye haykırıyordu.
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Elif ailesine her şeyi anlatmış; annesi bizi arayıp tehdit etti: “Oğlumun ruhunu rahat bırakın! Eğer başına bir şey gelirse sizi mahkemeye veririm!” dedi telefonda titreyen bir sesle.
Evdeki huzursuzluk mahalleye de yayıldı. Komşular dedikodu yapmaya başladı: “Bu çocuklar gece gündüz ne işler çeviriyor?” diye konuşuyorlardı. Ev sahibimiz arayıp evi boşaltmamızı istedi: “Mahallede huzursuzluk istemiyorum!” dedi soğuk bir sesle.
Taşındık… Herkes başka bir eve gitti. Ben yalnız kaldım; geceleri Yusuf’un adını fısıldayan sesi hâlâ duyuyordum. Okula gitmek istemiyordum; derslerim kötüleşti. Annem İstanbul’a geldiğinde beni perişan halde buldu: “Ne oldu sana oğlum?” diye sordu gözleri dolu dolu.
O an her şeyi anlatmak istedim ama sustum. Çünkü biliyordum ki bazı sırlar anlatılmaz; anlatılırsa daha büyük felaketlere yol açar.
Yıllar geçti… Mezun oldum ama o gecenin izleri hiç silinmedi hayatımdan. Mert’le görüşmüyoruz artık; Elif başka bir şehre taşındı, Serkan ise evlenip bambaşka bir hayata başladı.
Bazen düşünüyorum: Gençlikte yaptığımız hataların bedelini ömür boyu ödüyor muyuz? Yoksa bazı kapılar açıldığında onları sonsuza dek kapatmak mümkün olmuyor mu?
Siz olsaydınız, geçmişinizin gölgesinden kurtulmak için ne yapardınız? Ya da bazı sırlar sonsuza kadar saklanmalı mı?