Kalbimin Durduğu Yer: Bir Yaz Gecesi Köyde
“Yeter artık! Dayanamıyorum!” diye bağırdım, valizimi yere fırlatırken. Annem, mutfağın kapısında durmuş, gözleriyle beni süzüyordu. “Ne oldu yine Zeynep?” dedi, sesi her zamanki gibi sakin ama içinde bir sitem gizli. “Ne mi oldu? İstanbul’da nefes alamıyorum artık! Herkes bir yere yetişiyor, herkes bir şey istiyor benden. Hiç kimse beni anlamıyor!”
Annemin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “O zaman iyi ki köye geldin. Burada kimse senden bir şey istemez.”
O an, içimdeki öfke ve yorgunluk birbirine karıştı. Babamı kaybedeli altı ay olmuştu. Annemle aramızda görünmez bir duvar vardı; ne konuşabiliyor ne de susabiliyorduk. İstanbul’da her şey üstüme üstüme geliyordu. İşim, arkadaşlarım, sevgilim… Hepsi bir anda anlamını yitirmişti. O yüzden annemin köyüne, Balıkesir’in o küçük kasabasına kaçtım. Belki burada nefes alırım diye.
Ama köyün sessizliği bile huzur vermedi bana ilk günlerde. Herkes birbirini tanıyor, herkesin bir hikâyesi var. Ben ise kendi hikâyemi kaybetmiş gibiydim. Akşamları evin önündeki asma altında otururken, annemle aramızda hep aynı konuşma geçiyordu:
“Zeynep, neden bu kadar öfkelisin?”
“Bilmiyorum anne. Sadece… yoruldum.”
Bir gece, elektrikler kesildi. Karanlıkta otururken annem eski bir gaz lambası yaktı. O loş ışıkta yüzü daha yaşlı, daha yorgun görünüyordu. Birden bana döndü:
“Babanı affedemedin değil mi?”
İçimde bir şey koptu o an. Gözlerim doldu, ama ağlamadım.
“Beni bırakıp gitti anne. Hem de en çok ihtiyacım olduğu anda.”
Annem derin bir nefes aldı. “Baban seni hiç bırakmadı Zeynep. Sadece… kendi acısıyla baş edemedi.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Babamın bana bıraktığı eski defteri buldum. Sayfalarını karıştırırken, onun da benim gibi yalnız hissettiğini gördüm. Yazdığı cümleler içimi parçaladı: ‘Zeynep büyüyor, ben küçülüyorum.’
Ertesi sabah köyde dedikodular başladı. “Zeynep İstanbul’dan kaçmış,” dedi komşu Ayşe Teyze, “kızcağız perişan.” Herkesin gözünde ben artık ‘şehirden kaçan’ kızdım.
Bir gün, çocukluğumun geçtiği dere kenarına gittim. Orada Ali ile karşılaştım; çocukluk arkadaşım, şimdi köyde çiftçilik yapıyor.
“Hoş geldin Zeynep,” dedi gülerek.
“Hoş bulduk Ali,” dedim isteksizce.
“İstanbul’dan kaçmak kolay mıymış?”
“Hiç kolay değilmiş.”
Ali’nin yanında kendimi biraz daha hafif hissettim. O gün saatlerce konuştuk; hayatlarımızı, kayıplarımızı, hayallerimizi… Ali bana köyde kalmamı teklif etti.
“Burada yeni bir hayat kurabilirsin Zeynep. Toprakla uğraşmak iyi gelir insana.”
Ama ben hâlâ geçmişin gölgesindeydim. Annemle aramızdaki mesafe her geçen gün artıyordu. Bir akşam kavga ettik:
“Senin yüzünden bu haldeyim!” diye bağırdım.
Annem sessizce ağladı.
O gece evden çıktım, köyün mezarlığına gittim. Babamın mezarı başında diz çöktüm.
“Neden gittin baba? Beni neden yalnız bıraktın?”
Cevap yoktu tabii ki… Ama o gece yıldızların altında ilk defa içimde bir huzur hissettim.
Ertesi sabah annem yanıma geldi.
“Zeynep,” dedi usulca, “ben de yalnız kaldım. Seninle kavga etmek istemiyorum artık.”
İlk defa sarıldık o sabah; yılların acısı gözyaşlarımızda eridi gitti.
Köyde geçirdiğim o yaz boyunca kendimi yeniden buldum. Ali ile tarlada çalıştım, annemle reçel yaptım, komşularla sohbet ettim. İstanbul’un gürültüsü uzak bir rüya gibi kaldı.
Ama en önemlisi, babamı affettim ve annemi yeniden sevdim.
Şimdi İstanbul’a dönmeye hazırlanırken içimde garip bir huzur var. Hayat bazen insanı en beklemediği yerde büyütüyor.
Peki sizce insan geçmişini affetmeden gerçekten yeni bir hayata başlayabilir mi? Yoksa her şeyden önce kendimizi mi affetmeliyiz?