Onun Bavulunu Kapının Önüne Koydum: Boşanma Hayalim Beni Ailenin Günah Keçisi Yaptı
“Emine Hanım, siz ne yaptınız?!”
Kızım Elif’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O sabah, yıllardır içimde biriken öfkeyle, eşim Mehmet’in bavulunu hazırlayıp kapının önüne koyduğumda, içimde garip bir huzur ve tarifsiz bir korku vardı. Yirmi sekiz yıllık evliliğimde ilk defa kendi kararımı kendim verdim. O an, Elif ve oğlum Murat’ın eve gelip bana hesap sorması ise, hayatımın en acımasız yüzleşmesiydi.
“Anne, babamı nasıl evden atarsın? Ne yapacağız şimdi?”
Elif’in gözleri dolmuştu. Murat ise sessizce duvara yaslanmış, bana bakmıyordu bile. O an, yıllardır içimde tuttuğum kelimeler boğazıma düğümlendi. “Çocuklar,” dedim titreyen sesimle, “Ben artık bu evliliği sürdüremiyorum. Babanızla konuşmaya çalıştım, ama her defasında sustum. Şimdi ise susmak istemiyorum.”
Mehmet’le evlendiğimde yirmi iki yaşındaydım. Küçük bir Anadolu kasabasında büyüdüm; annem babam bana hep ‘koca evinde huzur bulursun’ derdi. Oysa Mehmet’le geçen yıllar boyunca huzurdan çok sessizlik vardı evimizde. O konuşmazdı, ben de konuşamazdım. Her şeyin yolunda göründüğü bir hayatın içinde, ben yavaş yavaş kaybolmuştum.
Emekli olduktan sonra, evde daha fazla vakit geçirmeye başladım. Her sabah aynı kahvaltı, aynı sessizlik… Mehmet gazeteyi açar, ben çayımı karıştırırdım. Bir gün, çay kaşığının bardağa vurduğu ses bile tahammül edilemez geldi bana. O an anladım: Ben bu evde artık yokum.
Bir akşam cesaretimi topladım. “Mehmet, konuşmamız lazım,” dedim. Gözlerini gazeteden kaldırmadan “Ne var?” dedi. “Ben mutsuzum,” dedim. “Bunu yıllardır hissediyorum.” O ise sadece başını salladı ve hiçbir şey demedi. İşte o gece karar verdim: Bu sessizliğe daha fazla katlanmayacaktım.
Birkaç gün sonra Mehmet işteyken bavulunu hazırladım. İçine en sevdiği gömleğini, tıraş makinesini ve eski fotoğraflarımızdan birini koydum. Kapının önüne bıraktım ve derin bir nefes aldım. O an özgür hissettim ama aynı zamanda korktum; çünkü biliyordum ki bu karar sadece benim değil, çocuklarımın ve ailemin de hayatını değiştirecekti.
Mehmet akşam eve geldiğinde bavulunu görünce önce şaşırdı, sonra öfkelendi. “Ne yapıyorsun sen?” diye bağırdı. “Yeter artık Mehmet,” dedim. “Ben bu evliliği bitirmek istiyorum.” O an gözlerinde ilk defa bir acı gördüm; ama bu acı bana değil, alışkanlıklarına veda edişinin acısıydı sanki.
Ertesi gün Elif ve Murat geldi. Annem aradı; “Kızım, ne yapıyorsun? Boşanmak ne demek? Ayıp olur mahalleye!” dedi. Kardeşim Zeynep ise bana destek olmaya çalıştı ama o da korkuyordu: “Ablacığım, herkes konuşacak şimdi.”
Komşuların bakışları değişti; markette kasiyer bile bana eskisi gibi gülümsemiyordu. Sanki herkesin dilinde ben vardım: “Emine Hanım kocasını evden atmış.”
Geceleri yalnız kalınca pişmanlık duydum mu? Evet… Ama sabahları aynaya bakınca ilk defa kendimi gördüm. Yıllardır başkalarının mutluluğu için yaşarken, kendi hayatımı unuttuğumu fark ettim.
Bir gün Elif yanıma geldi. “Anne,” dedi sessizce, “Sana kızgınım ama seni de anlamaya çalışıyorum.” Gözlerim doldu; çünkü en çok onun anlamasını istiyordum. Murat hâlâ benimle konuşmuyordu; babasının yanında kalmayı seçmişti.
Ailemdeki herkes ikiye bölündü: Bir taraf beni bencil buldu, diğer taraf ise cesaretimi takdir etti ama bunu yüksek sesle söyleyemedi. Annem hâlâ her aradığında “Barışın kızım” diyor; ben ise her defasında susuyorum.
Emekliliğin huzurunu hayal etmiştim ama şimdi yalnızlığın ağırlığıyla baş başayım. Akşamları eski filmleri izliyorum; bazen ağlıyorum, bazen gülüyorum. Resim yapmaya başladım; tuvaldeki renkler bana umut veriyor.
Ama en çok da şunu düşünüyorum: Kadın olmak neden hep fedakârlık demek? Neden kendi mutluluğumuz için bir adım attığımızda hemen ‘günah keçisi’ ilan ediliyoruz?
Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Yıllarca süren sessizliğe boyun eğer miydiniz yoksa kendi yolunuzu mu seçerdiniz?