O Gelmedi… Çünkü Artık Gelemiyor

Kapıyı açtığımda, evin içindeki sessizlik adeta kulaklarımı tırmaladı. Anahtarımı bırakırken, her zamanki gibi Zeynep’in mutfaktan seslenmesini bekledim: “Hoş geldin, Erdem! Yemeğin hazır.” Ama bu akşam ne bir ses vardı, ne de mutfaktan yayılan yemek kokusu. Bir an için zaman durdu sanki. Ceketimi askıya asarken içimde bir huzursuzluk kıpırdadı.

“Zeynep?” diye seslendim, cevapsız. Salona geçtim, koltuklar düzenli, sehpanın üstünde onun her akşam okuduğu kitap yoktu. Mutfakta tencere boş, ocak soğuk. Buzdolabını açtım; Zeynep’in titizliğiyle dizilmiş kaplar, ama hiçbirinde taze bir yemek yok. Sanki biri bu evi aniden terk etmiş gibiydi.

Ayakkabılarımı çıkarmadan yatak odasına koştum. Yatak toplanmış, yastıklar düzgün. Banyoya baktım; havlusu askıda, diş fırçası yerinde ama o yoktu. Bir an için kalbim deli gibi atmaya başladı. Telefonunu aradım, salondaki sehpanın üstünde titreşti: “Zeynep Arslan” yazıyor ekranda. Demek ki evden çıkmamıştı.

O an içimde bir şeyler koptu. Annemin yıllar önce söylediği o cümle yankılandı kulaklarımda: “Bir gün sevdiklerinin kıymetini anlamak için çok geç olabilir.” Oysa ben hep işimle meşguldüm; Zeynep’in gözlerindeki yorgunluğu, sesindeki kırgınlığı görmezden gelmiştim.

Birden kapı çaldı. Komşumuz Ayşe Abla telaşla içeri girdi. Yüzü bembeyazdı.

“Erdem, oğlum… Zeynep’i ambulansla hastaneye götürdüler. Aniden fenalaşmış. Ben de yeni öğrendim, hemen sana haber vermek istedim.”

Dizlerimin bağı çözüldü. Ayşe Abla’nın koluna tutunarak dışarı fırladım. Apartmanın önünde ambulansın izleri hâlâ duruyordu. Taksiye atlayıp hastaneye koştum. Yol boyunca ellerim titredi, gözlerimden yaşlar süzüldü. “Ne oldu Zeynep? Neden bana söylemedin?” diye mırıldandım defalarca.

Hastaneye vardığımda acil serviste bir telaş vardı. Hemşireye adını söyledim, beni bir odaya yönlendirdi. İçeri girdiğimde Zeynep’in annesi ve babası oradaydı; annesi ağlıyordu, babası başını öne eğmişti.

“Ne oldu?” dedim titrek bir sesle.

Kayınvalidem gözyaşları arasında konuştu: “Zeynep uzun zamandır rahatsızdı Erdem… Sana söylemek istemedi, seni üzmek istemedi. Ama son zamanlarda çok kötüleşti…”

Dünya başıma yıkıldı o an. Ben iş seyahatlerinde, toplantılarda kaybolurken Zeynep kendi acısıyla tek başına savaşmıştı. Onun yanında olamamıştım.

Doktor geldiğinde gözlerimizdeki umudu gördü ve başını hafifçe salladı: “Elimizden geleni yaptık… Ama çok geç kalınmış. Kalbi dayanamadı. Çok üzgünüm.”

O an zaman durdu. Kulaklarımda uğultu, gözlerimde karanlık… Zeynep yoktu artık.

Cenaze günü evimiz insan doldu taştı. Herkes başsağlığı diledi, ama kimse içimdeki boşluğu dolduramadı. Zeynep’in annesi bana sarılıp ağladı: “O seni çok seviyordu Erdem… Sadece biraz daha yanında olmanı isterdi.”

Geceleri yalnız yatakta dönüp duruyorum şimdi. Onun yastığına başımı koyup kokusunu arıyorum. Mutfakta hâlâ onun sevdiği fincanlar dizili; hiçbirine dokunamıyorum.

Bir gün Zeynep’in günlüğünü buldum çekmecede. Titreyen ellerimle sayfaları çevirdim:

“Erdem çok çalışıyor, biliyorum… Ama bazen keşke bana biraz daha zaman ayırsa diyorum. Onun yanında huzur buluyorum ama bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Onu üzmek istemem, belki de ben fazla hassasım…”

Her satırda içim parçalandı. Ona hiç sormamıştım: “Nasılsın? Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye. Hep kendi dertlerime gömülmüşüm.

Bir akşam annem aradı:

“Oğlum, hayat kısa… Sevdiklerinin değerini bilmeden geçen her gün kayıp bir gündür. Zeynep’i kaybettin ama hâlâ hayattasın; kendini affetmeye çalış ve onun hatırasına sahip çık.”

Ama nasıl affedebilirim ki kendimi? Her sabah aynaya baktığımda gözlerimde pişmanlık görüyorum.

İnsan bazen en sevdiklerinin sessiz çığlıklarını duyamıyor… Ben de duymadım.

Şimdi size soruyorum: Hiç sevdiklerinizin sessizliğine kulak verdiniz mi? Onların yanında gerçekten var oldunuz mu? Yoksa benim gibi geç mi kaldınız?