Aşk Nerede?
“Neden hep ben?” diye bağırdım annemin arkamdan kapıyı çarpmasına karşılık. O an, apartman boşluğunda yankılanan sesimle birlikte, içimdeki öfke de büyüdü. Annem, “Zeynep, biraz anlayışlı ol! Herkesin hayatı kolay değil!” diye bağırdı. Ama ben, on altı yaşımda, hayatın bana sunduğu bu daracık dünyadan nefret ediyordum.
Babam bizi terk ettiğinde altı yaşındaydım. O günden beri annemle birlikte, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, iki odalı bir evde yaşıyoruz. Annem gündelik işlerde çalışıyor; temizlik, ütü, bazen yaşlılara bakıcılık… Ben ise okuldan sonra eve gelip yemek yapıyor, ders çalışıyor ve çoğu zaman yalnız kalıyordum. Arkadaşlarımın çoğu, hafta sonları AVM’lerde buluşup kahve içerken, ben annemin getirdiği ikinci el kıyafetlerle idare ediyordum. Bazen aynada kendime bakıp, “Neden ben?” diye sorardım. Neden benim babam yoktu? Neden annem bu kadar yorgundu? Neden ben hep eksik hissediyordum?
Lisede herkesin sevgilisi vardı. Elif’in sevgilisi ona doğum gününde kolye almıştı. Ayşe’nin sevgilisiyle Kadıköy’de el ele yürüdüklerini Instagram’da paylaşmışlardı. Ben ise… Ben sadece uzaktan izliyordum. Bazen biri bana baksa, kalbim hızla atardı ama sonra hemen geri çekilirdim. Çünkü biliyordum ki, kimse fakir bir kızla olmak istemezdi. Hele ki babası olmayan bir kızla…
Bir gün okul çıkışı, sınıfın popüler çocuklarından Emre yanıma geldi. “Zeynep, seninle konuşmak istiyorum,” dedi. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. “Tabii,” dedim utangaçça. “Yarın sinemaya gidelim mi?” diye sordu. O an dünyalar benim oldu sandım. Eve koşarak gittim, anneme anlattım. Annem önce sessiz kaldı, sonra gözleri doldu: “Kızım, dikkatli ol. Herkes iyi niyetli değildir.” Ama ben mutluydum; ilk defa biri beni seçmişti.
Sinemaya gittik. Emre bana çok kibar davrandı. Filmden sonra sahilde yürüdük, bana dondurma aldı. O gece yatağımda uyuyamadım; hayaller kurdum. Belki de sonunda ben de mutlu olacaktım.
Ama mutluluk kısa sürdü. Bir hafta sonra okulda dedikodular başladı. “Emre fakir kızla çıkıyor,” diye fısıldaşıyorlardı. Bir gün teneffüste Elif yanıma geldi: “Sen kendini ne sanıyorsun? Emre senin gibilerle eğlenir sadece.” O an yerin dibine girdim. Emre’ye mesaj attım: “Bunu daha fazla sürdüremem.” O da kısa bir cevap yazdı: “Sen bilirsin.”
O günden sonra kimseyle yakınlaşmadım. Üniversiteye kadar hep yalnızdım. Annem daha çok çalıştı, ben de derslerime odaklandım. İstanbul Üniversitesi’ni kazandığımda annem ağladı: “Seninle gurur duyuyorum.” Ama içimde bir boşluk vardı; sanki kimse beni gerçekten sevmeyecekmiş gibi hissediyordum.
Üniversitede hayat biraz değişti. Farklı şehirlerden gelen insanlar vardı; kimse kimsenin geçmişini bilmiyordu. Orada Barış’la tanıştım. Barış sessiz, içine kapanık biriydi ama bana hep iyi davrandı. Bir gün kütüphanede yanıma oturdu: “Zeynep, seninle kahve içmek isterim.” İlk başta korktum; yine aynı şeyler olacak sandım. Ama Barış farklıydı. Bana geçmişimi sormadı, yargılamadı.
Aylar geçti, Barış’la yakınlaştık. Bir gün ona her şeyi anlattım: Babamı, annemi, yoksulluğumuzu… Gözlerime baktı ve sadece “Seninle gurur duyuyorum,” dedi. O an ilk defa biri tarafından gerçekten sevildiğimi hissettim.
Ama hayat yine bana oyun oynadı. Annem hastalandı; kanserdi. Üniversitenin son yılıydı ve ben hem okula gidiyor hem de anneme bakıyordum. Barış yanımda olmaya çalıştı ama ben ona yük olduğumu düşündüm. Bir gece hastanede annemin başında otururken ağladım: “Anne, neden hep biz?” Annem elimi tuttu: “Kızım, hayat adil değil ama sen güçlü olmalısın.”
Annem birkaç ay sonra vefat etti. O gün dünyam başıma yıkıldı. Barış beni teselli etmeye çalıştı ama ben herkesten uzaklaştım. Mezun olduktan sonra küçük bir şirkette işe girdim; yalnızdım, mutsuzdum.
Bir akşam işten eve dönerken eski mahallemden geçtim. Çocuklar sokakta oynuyordu; anneler pencereden bağırıyordu: “Yusuf, eve gel!” O an kendi çocukluğumu hatırladım; annemin yorgun yüzünü, babamın yokluğunu…
Eve vardığımda aynada kendime baktım: “Aşk nerede?” dedim sessizce. Hayatım boyunca aşkı aradım; önce babamda bulamadım, sonra Emre’de… Barış bana sevgisini verdi ama ben kabul edemedim; çünkü kendimi sevilmeye layık görmedim.
Şimdi otuz yaşındayım ve hâlâ aşkı arıyorum. Belki de aşk önce kendini sevmekle başlar; belki de annemin dediği gibi güçlü olmak gerekir.
Sizce aşk gerçekten var mı? Yoksa hepimizin peşinden koştuğu bir hayal mi?