Açılmayan Kapılar: Bir Annenin Sessiz Çığlığı

“Oğlum, açsana kapıyı! Bak, börek getirdim, en sevdiğinden…” Sesim apartman boşluğunda yankılandı, ama içeriden tek bir çıt dahi gelmedi. Elimdeki torba ağırlaşırken, yüreğimdeki yük daha da büyüdü. Bir pazar sabahıydı; İstanbul’un gri gökyüzü, içimdeki kasveti yansıtıyordu. Oğlum Emre’nin kapısında öylece beklerken, yıllar önceki bir başka kapı önü geldi aklıma: O zamanlar Emre küçücüktü, anaokulundan ağlayarak dönerdi ve ben onu kucağıma alıp, “Anne burada, korkma,” derdim. Şimdi ise aramızda koca bir kapı ve koca bir sessizlik vardı.

Telefonumu çıkarıp aradım. Bir… iki… üç… Açmadı. Mesaj attım: “Oğlum, geldim. Merak ettim seni.” Cevap yok. İçimde bir sızı: Acaba hasta mı? Yoksa bana mı kırgın? Sonra iç sesim fısıldadı: “Belki de artık seni istemiyor.”

Emre’yle aramızda son zamanlarda hep bir gerginlik vardı. Üniversiteyi bitirip iş bulduğundan beri bana eskisi gibi yakın değildi. Ben ise hâlâ onun küçük çocuğuymuş gibi davranıyordum belki de… Geçen hafta telefonda tartışmıştık. “Anne, kendi hayatımı kurmak istiyorum,” demişti. Ben de dayanamayıp, “Senin için her şeyimi feda ettim, şimdi mi benden uzaklaşıyorsun?” diye çıkışmıştım. O da telefonu yüzüme kapatmıştı.

Şimdi burada, bu soğuk apartman koridorunda beklerken, içimdeki annelik gururu ile kırılmışlığım birbirine karıştı. Kapının önüne çömeldim, torbayı yere bıraktım. Gözlerim doldu. “Nerede hata yaptım?” diye sordum kendime. Emre’yi tek başıma büyüttüm; babası bizi terk ettiğinde daha üç yaşındaydı. Hem anne hem baba oldum ona. Gece gündüz çalıştım, ona güzel bir hayat sunmak için kendimden vazgeçtim. Hiçbir şeyini eksik etmedim; ama belki de en büyük eksiğim ona nefes alacak alan bırakmamamdı.

Birden kapının arkasından ayak sesleri duydum. Kalbim hızla çarptı. “Emre?” dedim kısık sesle. Ama yine sessizlik… Belki de içerideydi ve beni duymak istemiyordu. Belki de gerçekten hasta ya da uykudaydı… Ama içimdeki his, bunun başka bir şey olduğunu söylüyordu.

Aklımdan geçenleri susturmak için geçmişe gittim. Emre’nin ilkokul mezuniyetinde sahneye çıkarken gözlerindeki heyecan… Üniversiteyi kazandığında bana sarılışı… İlk iş gününde ona ütülü gömlekler hazırlayışım… Hep yanında oldum, ama belki de onu kendi hayatına bırakmayı hiç öğrenemedim.

Telefonum tekrar çaldı; bu sefer ablam Zeynep’ti. “Ne yapıyorsun Melahat?” dedi endişeyle. Sesim titredi: “Emre’nin kapısındayım, açmıyor.” Zeynep iç çekti: “Bırak biraz kendi haline, Melahat. Gençler böyle… Senin gibi anneler hep aynı hatayı yapıyor; çocuklarını boğuyorsunuz.”

Ablamın sözleri canımı acıttı ama haklıydı belki de… Yine de annelik içgüdüsüyle kalkıp zile bastım bir kez daha. “Oğlum, lütfen… Sadece iyi olduğunu bilmek istiyorum.”

Birden yan dairenin kapısı açıldı; yaşlı komşumuz Meryem Teyze başını uzattı: “Melahat kızım, yine mi geldin? Oğlan evde mi?” Gözlerimi kaçırdım: “Bilmiyorum teyzeciğim, açmıyor.” Meryem Teyze başını salladı: “Bizim zamanımızda çocuklar annesini üzmezdi. Şimdi herkes kendi derdinde…”

Onun sözleriyle daha da yalnız hissettim kendimi. Torbayı kapının önüne bıraktım, ağır adımlarla merdivenlere yöneldim. Her adımda içimde bir şeyler koptu sanki.

Dışarı çıktığımda yağmur başlamıştı. Şemsiyemi açmadan yürüdüm; yüzümdeki yaşlarla yağmur damlaları birbirine karıştı. Eve dönerken aklımda hep aynı soru vardı: “Sevgi gerçekten yetiyor mu?”

Eve vardığımda salona geçip pencerenin önüne oturdum. Annem hayattayken bana hep derdi ki: “Çocuklar büyür Melahat, sen de büyümeyi öğren.” Ama ben büyümeyi hiç beceremedim; Emre’yi bırakmayı hiç öğrenemedim.

Gece oldu; telefonum hâlâ sessizdi. Yatağa uzandım ama uyuyamadım. Gözümde oğlumun küçüklüğü, ilk adımları, ilk kelimesi… Sonra birden telefonum titredi; mesaj gelmişti: “Anne, iyiyim. Sadece biraz zamana ihtiyacım var.”

Bir yandan rahatladım, bir yandan içimde yeni bir boşluk oluştu. Demek ki gerçekten zamana ihtiyacı vardı; belki de benim de…

Ertesi sabah kahvaltı masasını iki kişilik hazırladım alışkanlıkla; sonra fark ettim ki artık yalnızım. Çayımı yudumlarken kendi kendime sordum: “Bir anne ne zaman bırakmayı öğrenir? Ya da gerçekten bırakabilir mi?”

Sizce sevgi bazen fazla mı gelir? Anneler çocuklarını ne zaman özgür bırakmalı? Yorumlarınızı bekliyorum.