Sessizlikten Sonra: Bir Kadının Kendiyle Yüzleşmesi

“Lena, kafayı mı yedin sen?!” Kinga’nın sesi telefonda yankılandı, sanki evin duvarlarını titretiyordu. “Nasıl yani, gizlice boşandın? Hiçbirimize bir şey söylemedin mi?”

Telefonu kulağımdan uzaklaştırdım, mutfağın kapısına gözüm kaydı. Evin sessizliği, içimdeki fırtınayı bastırmaya yetmiyordu. “Sessiz ol biraz, çocuklar evde,” dedim fısıltıyla.

Kinga kahkaha attı, ama sesi acıydı. “Hangi çocuklar Lena? Onlar artık otuzunu geçti! Farkında mısın ne yaptığının? Yirmi sekiz yıl… Yirmi sekiz yıl boyunca aynı adamla yaşadın ve şimdi bir sabah kalkıp her şeyi bitirdin, öyle mi?”

Telefonu kapattım. Artık açıklama yapacak gücüm yoktu. Evin içinde yankılanan sessizlik, bana hayatımın ne kadar değiştiğini hatırlatıyordu. Mutfağın köşesinde duran eski masa, yıllardır aynı yerdeydi; ama ben artık o masada oturan kadın değildim.

Eşim, Murat’la son zamanlarda aramızda geçen konuşmalar hep aynıydı:

“Eve geç kalıyorsun yine,” derdim.
“İşler yoğun Lena, biliyorsun,” derdi o da, gözlerini kaçırarak.

Birbirimize söyleyecek sözümüz kalmamıştı. Çocuklarımız – Ayşe ve Emre – kendi hayatlarına dalmıştı. Ben ise, her sabah aynı kahvaltıyı hazırlayıp aynı sessizlikte sofraya oturuyordum. Murat’ın bakışlarında artık ne sevgi ne de öfke vardı; sadece alışkanlık.

Bir gece, mutfakta tek başıma otururken karar verdim. O an, içimde bir şeyler koptu. “Bitti,” dedim kendi kendime. “Artık bu sessizliğe daha fazla dayanamayacağım.”

Boşanma işlemlerini gizlice başlattım. Avukatım Zeynep Hanım’la gizli gizli buluştuk. Her imzadan sonra ellerim titredi. “Emin misiniz Lena Hanım?” diye sordu Zeynep Hanım bir gün.

“Eminim,” dedim. “Kendim için ilk defa bir şey yapıyorum.”

Boşanma kesinleştiğinde, Murat’a sadece bir zarf bıraktım. İçinde mahkeme kararı ve kısa bir not: “Yıllardır sustum. Şimdi kendi sesimi duymak istiyorum.”

O gün evde kimse yoktu. Çocuklar işteydi, Murat ise her zamanki gibi geç gelecekti. Odamda oturup pencereden dışarı baktım. İstanbul’un gri gökyüzü bile bana daha özgür görünüyordu o an.

Ama özgürlük sandığım kadar kolay değildi.

İlk önce annem aradı:

“Lena, ne yaptın sen? Boşanmak da ne demek? İnsan yirmi sekiz yıl sonra evini bırakır mı?”

“Anne, ben artık mutlu değildim.”

“Mutluluk neymiş kızım? Herkes mi mutlu? Biz de babanla yıllarca sustuk, sabrettik. Aile dediğin şey sabırdır.”

Telefonu kapattığımda ellerim titriyordu. Annemin sözleri içime işledi. Gerçekten bencil miydim? Yıllarca ailem için her şeyi yapmıştım; şimdi ise sadece kendimi düşünüyordum.

Çocuklarım öğrendiğinde ise evde kıyamet koptu.

Ayşe gözyaşları içinde bağırdı:
“Anne! Nasıl yaparsın bunu bize? Babam perişan oldu!”

Emre ise sessizce odasına çekildi. Akşam yemeğinde tek kelime etmedi. Oğlumun gözlerinde kırgınlık gördüm.

O gece uyuyamadım. Yatakta dönüp dururken Murat’ın yokluğunu hissettim; ama aynı zamanda içimde bir hafiflik vardı. Yıllardır ilk defa kendime ait bir karar vermiştim.

Günler geçtikçe yalnızlık ağırlaştı. Komşular fısıldaşıyordu:
“Lena Hanım boşanmış diyorlar… Vah vah… Kadıncağız ne yapacak şimdi?”

Markete gittiğimde kasiyer bile farklı bakıyordu bana. Sanki alnımda “boşanmış kadın” yazıyordu.

Bir gün eski dostum Sema uğradı.

“Lena, cesaretine hayran kaldım,” dedi gözlerimin içine bakarak. “Ama kolay olmayacak biliyorsun.”

Başımı salladım. “Biliyorum Sema… Ama başka türlü yaşayamam artık.”

Sema elimi tuttu. “Yalnız değilsin,” dedi.

Ama geceleri yalnızdım işte…

Bir akşam Ayşe geldi, kapıda durdu:
“Anne… Belki de haklısın,” dedi gözleri dolu dolu. “Ama seni çok özlüyorum.”

Kızımı kucakladım. “Ben de seni özlüyorum Ayşe’m… Ama bazen insan kendini bulmak için kaybolmak zorunda kalıyor.”

Ayşe başını omzuma koydu. “Baba çok yalnız,” dedi fısıltıyla.

O an içimde bir suçluluk dalgası yükseldi. Murat’ı düşündüm; yıllarca birlikte yaşadığımız adamı… Onu terk ettiğim için değil, yıllarca birbirimize yabancı kaldığımız için üzüldüm.

Bir sabah Emre yanıma geldi:
“Anne… Senin mutlu olmanı istiyorum,” dedi utangaçça.

Oğlumun gözlerinde ilk defa anlayış gördüm.

Günler geçtikçe evin sessizliği bana huzur vermeye başladı. Kendi sesimi duymayı öğrendim; korkularımı, umutlarımı… Bir sabah pencereyi açıp derin bir nefes aldım: İstanbul’un gürültüsü bile bana yeni bir başlangıç gibi geldi.

Ama toplumun baskısı hiç bitmedi. Annem hâlâ arayıp sitem ediyordu; komşular hâlâ fısıldaşıyordu; eski arkadaşlarım arada sırada arayıp “her şey yolunda mı?” diye soruyordu ama seslerinde hep bir merak, biraz da yargı vardı.

Bir gün Murat’la karşılaştık markette. Göz göze geldik; ikimiz de sustuk önce.
Sonra Murat başını eğdi:
“Mutlu musun Lena?”
Bir an duraksadım.
“Bilmiyorum Murat… Ama en azından deniyorum.”
Murat başını salladı ve uzaklaştı.

O an anladım ki; bazen en büyük cesaret, alışkanlıkları bırakıp bilinmeze yürümekti.
Şimdi geceleri hâlâ yalnız uyuyorum; ama artık kendime ait bir hayatım var.
Belki de en zor olanı buydu: Kendi sesimi bulmak için herkesi ve her şeyi geride bırakmak…
Ama sizce de insan bazen sadece kendisi için yaşamayı hak etmiyor mu?
Siz olsaydınız ne yapardınız?