Kapanan Kapılar Ardında: Bir Anne ve Oğulun Sessiz Çığlığı

“Anne! Aç şu kapıyı! Ne olur aç!”

Oğlum Emre’nin yumrukları, apartmanın eski demir kapısında yankılanıyordu. Gece yarısıydı; apartman sessizliğinde her vuruş, kalbimde bir çatlaktan sızan acı gibi büyüyordu. İçeride, mutfak sandalyesinde oturmuş, elimde soğumuş bir çay bardağıyla titriyordum. Gözlerim kapının altından süzülen ışığa takılıydı. O an, yıllardır kaçtığım gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım: Bazı kapılar, sonsuza dek kapalı kalmalıydı.

“Anne, biliyorum evdesin! Araban burada! Lütfen konuş benimle!”

Emre’nin sesi çatallandı. Bir zamanlar bana sarılıp uyuyan o küçük çocuk gitmiş, yerini öfkeli, kırgın bir adam almıştı. İçimdeki anne, kapıyı açıp ona sarılmak istiyordu. Ama yaşadıklarımız, söylediği sözler, bana attığı o son bakış… Hepsi bir duvar örmüştü aramıza.

Bir hafta önceydi. Emre yine işsizdi. Yıllardır iş bulamıyor, bulsa da tutunamıyordu. Babası öldükten sonra evin yükü bana kalmıştı. Emre ise her geçen gün daha da içine kapanıyor, öfkesini bana kusuyordu. O gün mutfakta tartışırken, bana “Senin yüzünden bu haldeyim!” diye bağırdı. “Beni hiç anlamadın! Hep başkalarının çocukları gibi olmamı istedin!”

O an sustum. Çünkü haklıydı. Hep başkalarının çocuklarıyla kıyasladım onu. Komşumuz Ayşe’nin oğlu mühendis olmuştu, Zeynep’in kızı doktor… Benim oğlum ise üniversiteyi bırakmış, hayata tutunamamıştı. Onu anlamak yerine, hep daha fazlasını istedim.

“Anne! Ne olur aç! Bak, komşular uyanacak!”

Emre’nin sesi yavaşça titremeye başladı. İçimdeki suçluluk duygusu büyüdü. Ama korkum daha büyüktü. Çünkü geçen hafta tartışmamız büyüyünce ilk defa bana el kaldırdı. Gözlerindeki öfkeyi hiç unutamıyorum. O an içimde bir şey koptu. Oğlumdan korktum.

O gece Emre evi terk etti. Telefonlarımı açmadı. Ben de kimseye bir şey söyleyemedim. Komşulara “İşe gitti” dedim, yalan söyledim. Her gün kapının önünde ayakkabısına bakıyor, dönmesini bekliyordum. Ama döndüğünde…

Şimdi kapının ardında ağlayan bir adam var. Benim oğlum… Ama ben hâlâ yerimden kalkamıyorum.

“Anne… Ne olur… Yalnızım…”

Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyor. İçimdeki anne bağırıyor: “Kalk! Aç kapıyı! O senin oğlun!” Ama içimdeki kırgın kadın, “Hayır,” diyor. “Kendini korumalısın.”

Geçmişte yaşadıklarımız bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Emre küçükken babasıyla sürekli kavga ederdik. Babası alkolikti; eve sarhoş gelir, bağırır çağırırdı. Emre çoğu zaman odasında saklanırdı. Ben ise onu koruyamadım. Kendi korkularımda boğuldum.

Bir gün Emre bana sarılıp “Anne, babam bizi bırakacak mı?” diye sormuştu. O zamanlar ona güçlü görünmek için “Hayır oğlum, ben hep yanındayım,” demiştim. Ama şimdi… Şimdi ben onu bırakıyorum.

Kapının önünde ayak sesleri duyuluyor. Komşu Şükran Teyze kapıyı aralıyor:

— Emre? Gece gece ne yapıyorsun burada?
— Şükran Teyze… Annem açmıyor…
— Kızım Halime! Aç şu kapıyı çocuğa! Ne olmuş aranızda?

Şükran Teyze’nin sesiyle irkiliyorum. Utancımdan yerin dibine girmek istiyorum. Ama kalkamıyorum.

Emre’nin sesi kısılıyor:
— Teyze… Ben kötü bir evlat mıyım?
— Olur mu öyle şey evladım? Annen de yorgun… Belki biraz zamana ihtiyacı vardır.

Şükran Teyze’nin sesiyle biraz rahatlıyorum ama içimdeki acı dinmiyor.

Gece ilerliyor. Emre kapının önünde yere oturuyor. Ayak sesleri uzaklaşıyor; komşular camdan bakıyorlar mı bilmiyorum ama apartman sessizliğinde her şey daha da ağır geliyor insana.

Bir ara içimden kalkıp kapıyı açmak geçiyor. Belki konuşsak her şey düzelir… Ama sonra o geceyi hatırlıyorum; bana attığı bakışı, elinin havada asılı kalışını…

Sabaha karşı Emre’nin sesi duyulmaz oluyor. Kapının altından baktığımda onu göremiyorum artık. Gitmiş mi? Yoksa orada mı hâlâ? Cesaret edip bakamıyorum.

Gün ağarırken mutfağa gidip eski fotoğraflara bakıyorum. Emre’nin ilkokul mezuniyetinde çekilmiş bir fotoğrafı var elimde; gülüyor, gözleri ışıl ışıl… O zamanlar her şey daha kolaydı sanki.

Telefonum çalıyor; arayan ablam Hatice:
— Halime, iyi misin? Dün gece Emre’yi apartmanda görmüşler.
— İyiyim abla… Biraz tartıştık sadece.
— Kız kardeşim… Biliyorum zor ama oğlunu kaybetme sakın.

Ablam haklıydı belki de… Ama bazen insanın kendini koruması gerekir mi? Bir anne ne kadar affedebilir?

O gün boyunca evde tek başıma oturdum. Kapı çalmadı, telefonum suskun kaldı. Akşam olunca cesaretimi topladım; Emre’yi aradım ama açmadı.

Gece yine yalnızdım; ama bu sefer yalnızlığım daha ağırdı.

Bazen düşünüyorum: Eğer o gece kapıyı açsaydım her şey farklı olur muydu? Ya da yıllar önce oğlumu anlamaya çalışsaydım? Belki de bazı kapılar bir kere kapanınca bir daha açılmıyor…

Şimdi size soruyorum: Bir anne ne kadar affedebilir? Kapanan kapılar gerçekten sonsuza dek mi kapalı kalmalı?