On Sekiz Yıl Boyunca Aynı Masada: Bir Kayboluşun Ardındaki Acı Gerçek
“Yine mi geç kaldın Elif? Masanın üstü hâlâ silinmemiş!”
Sabahın köründe, annemin sesi mutfağın tahta kapısından taşarak içeri doldu. Elimdeki tepsiyi sıkıca kavradım, gözlerim uykusuzluktan yanıyordu. On sekiz yıldır, her sabah saat yedide, mahallemizin köhne kahvaltı salonunda çalışıyordum. Babamın ölümünden sonra annemle birlikte burayı ayakta tutmaya çalışıyorduk. Ama asıl yük, her zaman benim omuzlarımdaydı.
Her sabah saat yedi buçukta, kapıdan içeri giren ilk müşteri hep aynıydı: Hüseyin Amca. Yaşlı, suratsız, gri paltosu ve bastonuyla köşe masasına otururdu. Ne bir selam verir, ne de göz göze gelirdi. Siparişi de değişmezdi: Bir sade kahve, iki dilim kızarmış ekmek ve bir haşlanmış yumurta. Yıllar içinde onunla ilgili tek öğrendiğim şey, her gün aynı saatte gelip aynı masada oturmasıydı. Kimseyle konuşmaz, gazetesiyle sessizce vakit geçirirdi.
Bir sabah, yine tepsimi hazırlarken annem yanıma sokuldu:
“Elif, kızım, bu adam niye her gün buraya geliyor sence?”
Omuz silktim. “Kim bilir anne? Belki yalnızdır.”
Annem içini çekti. “Yalnızlık zor şey. Ama bu kadar aksi olmak da insanı yalnız bırakır.”
O gün Hüseyin Amca gelmedi. Önce önemsemedim. Belki hastadır dedim. Ama ertesi gün de gelmeyince içimde tuhaf bir huzursuzluk başladı. Sanki salonun köşe masası eksik kalmıştı. Annem de fark etti:
“Bugün de yok. Allah korusun başına bir şey mi geldi?”
Üçüncü günün sabahında, mahallede dedikodu yayıldı: Hüseyin Amca hastaneye kaldırılmıştı. Kimse yanında değildi; komşuları ambulansı çağırmış. O an içimde bir sızı hissettim. On sekiz yıl boyunca ona sadece bir müşteri gözüyle bakmıştım ama şimdi yokluğu bana ağır geliyordu.
O akşam eve dönerken yolumu değiştirip hastaneye uğradım. Odaya girdiğimde yalnızdı. Yüzü solgun, gözleri kapalıydı. Sessizce yanına oturdum. Birden gözlerini açtı ve bana baktı.
“Elif… Sen misin?”
Şaşırdım. Adımı biliyor muydu?
“Evet, ben… Geçmiş olsun Hüseyin Amca.”
Gözleri doldu. “Biliyor musun, kızım… Benim kimsem yok.”
O an içimde bir şeyler kırıldı. Yıllardır ona karşı duyduğum öfke ve sabırsızlık yerini acımaya bıraktı.
“Ben de yalnızım bazen,” dedim fısıltıyla.
Bir süre sessizce oturduk. Sonra cebinden eski bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta genç bir kadın ve küçük bir kız çocuğu vardı.
“Bu benim kızım,” dedi titrek bir sesle. “Yıllar önce annesiyle kavga ettik, onlar gitti… Hiçbir zaman bulamadım onları.”
Fotoğrafa baktım; küçük kız çocuğu bana çok benziyordu. İçimde tuhaf bir his oluştu ama sustum.
Ertesi gün anneme fotoğrafı gösterdim.
“Anne… Bu fotoğraftaki kız çocuğu bana çok benziyor değil mi?”
Annemin yüzü bembeyaz oldu. Elinden fotoğraf kaydı.
“Elif… Sana anlatmam gereken bir şey var,” dedi titreyen sesiyle.
O gece annem bana yıllardır sakladığı gerçeği anlattı: Babam sandığım adam aslında öz babam değildi. Annem gençken Hüseyin Amca ile evlenmiş, ama aile baskısı ve geçimsizlik yüzünden ayrılmışlar. Annem beni alıp başka bir şehre gitmiş, sonra da başka biriyle evlenmişti. Hüseyin Amca ise yıllarca bizi aramış ama bulamamıştı.
Dünya başıma yıkıldı o an. On sekiz yıl boyunca her sabah hizmet ettiğim adamın öz babam olduğunu öğrenmiştim! Anneme bağırdım:
“Bunu bana nasıl yaparsın? Neden yıllarca yalan söyledin?”
Annem ağladı, ben ağladım. O gece sabaha kadar uyuyamadım.
Ertesi sabah hastaneye koştum. Hüseyin Amca hâlâ yatıyordu. Yanına oturdum ve elini tuttum.
“Baba…” dedim titreyen sesimle.
Gözleri doldu, elimi sımsıkı tuttu.
“Beni affedebilir misin?”
Ağladık beraberce. Yılların hasretiyle sarıldık birbirimize.
Ama hayat öyle kolay değildi. Annemle aramda büyük bir uçurum oluştu. Ona güvenim sarsılmıştı. Kahvaltı salonunda çalışmaya devam ettim ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Bir gün Hüseyin Amca’yı kaybettik. Cenazesinde sadece ben vardım; ne eski dostları ne de akrabaları gelmişti. Tabutunun başında dizlerimin üstüne çöktüm:
“Keşke daha önce bilseydim… Keşke sana baba diyebilseydim.”
Şimdi her sabah köşe masasına bakıyorum; boş duruyor hâlâ. İçimde tarifsiz bir boşluk var.
Hayat bazen en büyük sırları en beklenmedik anda önümüze seriyor. Peki siz olsaydınız, yıllarca size yalan söyleyen annenizi affedebilir miydiniz? Yoksa geçmişin yükünü taşımaya devam mı ederdiniz?