Bir Bankta Başlayan Hayat: Zeynep ve Ben
“Anne, neden beni bırakıp gittin?”
Zeynep’in gözlerinde, o sabah parkta bana sorduğu bu sorunun yankısı hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Benim adım Elif. Psikoloğum, bir blog yazıyorum; çoğu zaman başkalarının hikâyelerini anlatırken, kendi geçmişimden kaçtığımı sanırdım. Ta ki, birkaç hafta önce, Ankara’nın soğuk bir sabahında, Kuğulu Park’ta bir bankta oturan o küçük kızı görene kadar.
O gün işten çıkıp eve dönmek için aceleyle yürüyordum. Parkın içinden kestirme yaparken, bankta oturan incecik bir kız çocuğu dikkatimi çekti. Elinde bayatlamış bir simit vardı; ufalayıp güvercinlere atıyordu. Yanına yaklaştım, göz göze geldik. Gözlerinde öyle bir hüzün vardı ki, içim sızladı.
“Merhaba,” dedim yavaşça. “Güvercinler seni çok sevmiş galiba.”
Başını kaldırdı, hafifçe gülümsedi. “Onlar da yalnız,” dedi. “Ben de.”
O an içimde bir şeyler koptu. Sanki yıllar önceki Elif’i gördüm karşımda; annesinin gidişiyle darmadağın olmuş, babasının sessizliğinde kaybolmuş küçük Elif’i…
Zeynep’le konuşmaya başladık. Her gün aynı saatte parka geliyormuş. Annesi Almanya’ya gitmiş, yeni bir hayat kurmuş orada. Babası ise işten geç geliyormuş; çoğu zaman yorgun ve suskun. Zeynep’in yanında kimse yoktu. “Bazen,” dedi, “annem döner diye bekliyorum. Ama dönmüyor.”
Küçük bir çocuk için bu kadar büyük bir yalnızlık… O an ona sarılmak istedim ama çekindim. Sadece yanında oturdum, simidinden bir parça bana uzattı. “Sen de ister misin?” dedi.
O günden sonra Zeynep’le her gün parkta buluşmaya başladık. Ona kitaplar getirdim, birlikte resim yaptık, bazen sadece sustuk. Bir gün bana küçük bir defter gösterdi; içine annesine yazdığı mektupları doldurmuştu.
“Biliyor musun Elif abla,” dedi bir gün, “annem Almanya’da çok mutluymuş. Yeni bir abim olmuş orada.”
Sesi titriyordu. Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ama ben burada kaldım.”
O an kendi çocukluğuma döndüm. Annem babamdan ayrıldığında ben de böyle hissetmiştim; terk edilmiş, unutulmuş… Babam işten geç gelir, evde sessizlik olurdu. Annem ise başka bir şehirde yeni bir hayat kurmuştu. O zamanlar kimseye anlatamazdım hissettiklerimi; herkes susardı, ‘büyüyünce geçer’ derlerdi.
Ama geçmemişti.
Zeynep’in hikayesini blogumda yazmaya karar verdim. Çünkü Türkiye’de binlerce çocuk böyle büyüyor; annesi ya da babası başka ülkelere gidiyor, yeni aileler kuruluyor ve geride kalan çocuklar sessizce büyüyorlar.
Bir gün Zeynep’in babasıyla tanıştım. Parkta yanımıza geldiğinde yüzünde yorgun bir ifade vardı. “Kusura bakmayın,” dedi mahcupça, “Zeynep sizi çok seviyor galiba.”
“Ben de onu çok sevdim,” dedim. “Yalnız kalmasın diye uğruyorum.”
Adam başını eğdi. “Çok zor,” dedi sessizce. “Çalışmak zorundayım… Annesi gittiğinden beri her şey değişti.”
O an anladım ki, sadece çocuklar değil, yetişkinler de bu yalnızlığın içinde kayboluyorlar. Kimse konuşmuyor; herkes acısını içine gömüyor.
Bir akşam Zeynep bana defterini verdi. “Sen de oku ister misin?” dedi utangaçça.
Defterde annesine yazdığı mektuplar vardı:
“Anneciğim,
Bugün parkta Elif ablayla güvercinleri besledik. Keşke sen de burada olsaydın. Bazen seni çok özlüyorum. Yeni abin nasıl biri? Beni de sever mi? Babam çok üzgün görünüyor. Keşke hepimiz yine birlikte olsak…”
Her satırında içim parçalandı.
O gece eve döndüğümde kendi anneme mesaj attım: “Seni affedebildim mi bilmiyorum ama seni anlıyorum artık.”
Blogumda Zeynep’in hikayesini yazınca yüzlerce mesaj aldım. Birçok anne-baba bana ulaştı; kimisi Almanya’dan, kimisi İstanbul’dan… Herkesin ortak derdi aynıydı: Parçalanmış aileler, yalnız büyüyen çocuklar ve konuşulamayan acılar.
Bir gün Zeynep parka gelmedi. Endişelendim; ertesi gün de yoktu. Sonunda babasını aradım.
“Zeynep hasta oldu,” dedi telefonda. “Ateşi var, okula da gidemiyor.”
Evlerine gittim; Zeynep yatağında yatıyordu, elinde yine o defter vardı.
“Elif abla,” dedi kısık sesle, “annem aradı dün gece… Belki bu yaz beni yanına alacakmış.”
Gözleri parlıyordu ama içinde korku da vardı.
“Gitmek ister misin?” diye sordum.
Uzun süre sustu.
“Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Babam burada yalnız kalacak… Ama annemi de çok özledim.”
İşte tam da burada Türkiye’nin en büyük yaralarından biriyle yüzleşiyoruz: Göç eden aileler, geride kalan çocuklar ve iki arada sıkışmış hayatlar…
Zeynep’in hikayesi benim hikayemdi aslında; binlerce çocuğun hikayesi…
Şimdi size soruyorum: Siz hiç iki ev arasında kalmış bir çocuğun sessizliğini duydunuz mu? Ya da kendi çocukluğunuzda hangi duyguları içinize gömdünüz?