Bekler misin Beni?
“Bekler misin beni?”
Bu cümleyi ilk kez duyduğumda, Ankara’nın soğuk bir kış akşamıydı. Annem mutfakta tencerenin kapağını hışımla kapatırken, babam televizyonun sesini biraz daha açtı. Ben ise koridorda, elimde lise diplomamla, içimde bir fırtına koparken öylece kalakalmıştım.
“Zeynep, ne yapacaksın şimdi? Üniversiteyi kazanamadın diye hayat bitti mi?” Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an gözlerim dolmuştu ama ağlamamıştım. Babam ise her zamanki gibi sessizdi; onun sessizliği, annemin öfkesinden daha çok acıtırdı canımı.
O gece odamda, pencereden dışarı bakarken kendi kendime söz verdim: Bir gün, herkesin benden beklediğinden fazlasını yapacağım. Ama hayat öyle kolay değildi işte. Ertesi yıl üniversiteyi kazandım; ama istediğim bölüm değil, ailemin istediği bölümdü: İktisat. Ben ise resim yapmak istiyordum. Fırçalarla, boyalarla hayal kurmak… Ama annem, “Sanatla karın mı doyacak?” dediğinde sustum. Babam sadece başını salladı.
Yıllar geçti. Üniversite bitti. Mezuniyet töreninde annem gururla fotoğrafımı çekerken, ben içimde bir boşluk hissettim. O boşluk, yıllar geçtikçe büyüdü. İşe girdim, memur oldum. Her sabah aynı otobüse binip aynı masaya oturmak… Hayatım bir rutine dönüştü. Arkadaşlarım evlendi, çocuk sahibi oldu. Ben ise hep bekledim. Ne beklediğimi bilmiyordum; belki de bir mucizeyi.
Bir gün, işyerinde yeni biri başladı: Emre. Gözlerinde hep bir hüzün vardı; sanki o da benim gibi bir şeyleri bekliyordu. Bir akşam iş çıkışı birlikte yürürken bana sordu:
“Sen mutlu musun Zeynep?”
Bir an duraksadım. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Sonra gülümsedim:
“Kim gerçekten mutlu ki?”
O günden sonra Emre’yle daha çok vakit geçirmeye başladık. Hayallerimizi konuştuk; o da aslında müzisyen olmak istemiş ama ailesi izin vermemişti. Birbirimizin yaralarını sardık. Sonra bir gün bana dedi ki:
“Birlikte başka bir şehirde yeni bir hayat kuralım mı?”
İşte o an, yıllardır içimde tuttuğum korkular su yüzüne çıktı. Annem ne derdi? Babam nasıl bakardı? Ya başarısız olursak? O gece sabaha kadar uyuyamadım. Sabah olduğunda Emre’ye mesaj attım:
“Beni bekler misin?”
Emre bekledi. Ama ben cesaret edemedim. Annem hastalandı; babam daha da içine kapandı. Onları bırakıp gidemedim. Emre bir süre sonra başka bir şehre taşındı; aramızdaki bağ yavaşça koptu.
Yıllar geçti. Annemi kaybettik. Babam ise yaşlandı; ona ben baktım. Kendi hayatımı hep erteledim. Herkes bana “Ne fedakâr kızsın” dedi ama kimse içimdeki boşluğu görmedi.
Şimdi elli yaşıma yaklaşırken aynada kendime bakıyorum. Saçlarımda beyazlar, gözlerimin altında mor halkalar… Gençliğimde hep başkalarını mutlu etmeye çalıştım; peki ya ben? Kendimi hiç düşündüm mü?
Geçenlerde eski bir arkadaşım aradı:
“Zeynep, hâlâ resim yapıyor musun?”
Bir an sustum. Fırçalarım yıllardır dolabın en üst rafında tozlanıyor.
“Hayır,” dedim sessizce.
Telefonu kapattıktan sonra dolabı açtım, fırçaları elime aldım. Ellerim titredi; gözlerim doldu. O an anladım ki, hayatı hep bekleyerek geçirmişim. Birinin beni beklemesini istemişim ama asıl bekleyen hep ben olmuşum.
Babam geçen hafta hastaneye kaldırıldı. Yoğun bakımda yatarken elimi tuttu ve fısıldadı:
“Kızım… Sen hiç mutlu oldun mu?”
Gözyaşlarımı tutamadım.
“Bilmiyorum baba… Belki de hiç cesaret edemedim.”
Şimdi evde yalnız başıma otururken geçmişi düşünüyorum. Keşke diyorum, keşke bir kez olsun kendi hayallerimin peşinden koşsaydım. Belki de Emre’yle gitseydim şimdi bambaşka bir hayatım olurdu.
Ama hayat geriye sarılmıyor işte…
Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi hayalleriniz için herkesi ve her şeyi geride bırakabildiniz mi? Yoksa benim gibi hep bekleyenlerden misiniz?