Unutulmaz Bir Acının Gölgesinde: Annemin Mezarı Başında

— Anne, gerçekten gitmek zorunda mısın? — diye sordu Elif, gözlerinde endişeyle bana bakarak. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Kızımın sesi titriyordu; sanki beni kaybetmekten korkuyordu. Ama ben, yıllardır içimde biriken o ağır yükten kurtulmak için annemin mezarına gitmek zorundaydım. Bahar gelmişti ama içimde hâlâ kış hüküm sürüyordu.

Elif’in odasının kapısında durdum, derin bir nefes aldım. “Kızım, gitmem lazım. Annene söz verdim, her bahar onu ziyaret edeceğim diye. Hem… belki de kendimi affetmem için bu yolculuğa ihtiyacım var.”

Elif başını öne eğdi. “Peki, ne zaman döneceksin? Yalnız gitmeni istemiyorum.”

Gözlerim doldu. Elif’in bana olan bağlılığı, anneme olan özlemimle birleşince boğazımda bir düğüm oluştu. “Bir-iki gün kalırım. Dayının evinde kalacağım. Merak etme, seni her gün ararım.”

Evin sessizliğinde valizimi hazırlarken, yıllar önceki bir tartışma yankılandı kulaklarımda. Annemle son konuşmamızdı bu: “Senin için ne yapsam yaranamıyorum!” diye bağırmıştım ona. O ise sadece susmuş, gözleriyle bana bakmıştı. O bakış… Hâlâ geceleri uykularımı kaçırıyor.

Otobüs terminaline vardığımda hava soğumuştu. Mayıs ayı olmasına rağmen Ankara’ya kar yağmıştı. Otobüs camından dışarı bakarken, çocukluğumun geçtiği kasabaya doğru yol alıyordum. Her şey değişmişti; yollar, binalar, insanlar… Ama içimdeki suçluluk duygusu hiç değişmemişti.

Kasabaya vardığımda dayım Cemil beni karşıladı. Yüzünde yorgun bir gülümseme vardı. “Hoş geldin, Maria,” dedi. Evet, adım Maria’ydı; annem Rum kökenliydi ve bu yüzden ailede hep bir yabancı gibi hissetmiştim kendimi.

Dayımın evine girdiğimde eski fotoğraflar gözüme çarptı. Annem gençken ne kadar güzeldi… O an burnumun direği sızladı. Dayım sofraya çay koyarken sessizliği bozdu:

— Annen seni çok severdi biliyorsun değil mi?

Başımı salladım ama gözlerimden yaşlar süzüldü. “Biliyorum dayı… Ama ben ona hep haksızlık ettim.”

Cemil dayım elini omzuma koydu. “Hepimiz hata yaptık. Ama o seni affetmişti, sen de kendini affetmelisin.”

Ertesi sabah mezarlığa yürürken ayaklarım geri geri gidiyordu. Annemin mezarı başında dizlerimin bağı çözüldü. Toprağa dokundum, ellerim titredi.

— Anne… Beni affedebildin mi? — dedim fısıltıyla.

Rüzgar hafifçe esti; sanki annemin sesi kulağıma geldi: “Kızım, hayat kısa… Affetmek de sevmek kadar önemli.”

O an içimde bir şeylerin çözüldüğünü hissettim ama acı hâlâ oradaydı. Mezarlıkta yalnız değildim; yan mezarda yaşlı bir kadın ağlıyordu. Yanına yaklaştım.

— Teyze, iyi misiniz?

Kadın başını kaldırdı, gözleri kan çanağı gibiydi. “Oğlumu kaybettim kızım… Herkes kendi acısını taşıyor işte.”

Bir süre sessizce oturduk yan yana. Sonra kadın bana döndü:

— Senin annen de mi burada?

Başımı salladım. “Evet… Onu çok özlüyorum ve ona haksızlık ettiğimi düşünüyorum.”

Kadın elimi tuttu: “Evlatlar hata yapar, anneler affeder. Ama kendini affetmezsen bu acı hiç geçmez.”

Mezarlıktan dönerken kasabanın sokaklarında dolaştım. Eski komşumuz Şükran teyze beni görünce şaşırdı:

— Maria! Sen misin? Ne zamandır yoksun ortalarda!

Gülümsedim ama içimde fırtınalar kopuyordu. “İstanbul’da yaşıyorum artık… Annemi ziyarete geldim.”

Şükran teyze başını salladı: “Annen çok iyi kadındı… Sen de ona çok benziyorsun.”

O gece dayımla uzun uzun konuştuk. Ailedeki eski kırgınlıklar, annemin Rum kökenli olması yüzünden yaşanan ayrılıklar, babamın erken ölümü… Her şey masaya döküldü.

— Maria, sen güçlü bir kadınsın ama duvarlarını çok yükseltmişsin — dedi dayım.

Gözlerim doldu: “Bazen o duvarların arkasında boğuluyorum dayı…”

Dayım derin bir nefes aldı: “Kendine biraz şefkat göster. Annemiz bunu isterdi.”

Ertesi gün İstanbul’a dönerken otobüste Elif’i aradım.

— Anne! İyi misin?

— İyiyim kızım… Sana anlatacak çok şeyim var.

Telefonu kapattığımda camdan dışarı baktım; Ankara’nın gri gökyüzü ardında umut ışığı aradım.

İnsan geçmişinden kaçabiliyor mu gerçekten? Yoksa her bahar yeniden aynı acıyla mı yüzleşiyoruz? Siz hiç annenize söyleyemediğiniz bir söz için pişman oldunuz mu?