Beyaz Bir Elbisenin Gölgesinde: Bir Düğün Sabahı

“Zeynep, kalk artık! Bugün senin günün, uyuyarak mı geçireceksin?” Annemin sesi, yatak odamın kapısında yankılandı. Gözlerimi araladım, tavanın köşesinde sabah güneşiyle dans eden toz zerreciklerine baktım. İçimde bir yerlerde, çocukluğumdan beri taşıdığım o tanıdık sıkışma hissi yine oradaydı. Bugün benim düğün günüm, ama içimdeki huzurdan çok korku ve belirsizlik vardı.

Başımı yana çevirdim, gözüm hemen kapının arkasında asılı duran bembeyaz gelinliğe takıldı. Annemle birlikte seçmiştik, ama aslında ben başka bir model istemiştim. O ise, “Bizim ailede gelinlik sade olur, abartıya gerek yok,” demişti. O an içimde bir şey kırılmıştı ama sesimi çıkaramamıştım. Şimdi ise o elbise, sanki bütün hayatımı özetliyordu: Başkalarının beklentilerine göre şekillenen bir Zeynep.

Yavaşça yataktan kalktım, pencereye yürüdüm. Karşı apartmanın çatısında bir grup martı bağırıyordu. İçimden bir ses, “Bugün her şey değişecek,” dedi. Ama hangi yönde değişeceğini bilmiyordum.

Mutfaktan gelen kahve kokusu ve annemin telaşlı ayak sesleri arasında banyoya girdim. Aynaya bakınca gözlerimdeki endişeyi gördüm. “Hazır mısın?” diye sordum kendime fısıltıyla. Cevap vermedim.

Aşağı indiğimde annem mutfakta telaşla börekleri diziyordu. Babam ise salonda televizyonun sesini kısık tutmuş, uzaktan olan biteni izliyordu. Annem beni görünce elindeki tepsiyi masaya bıraktı.

“Zeynep, saçını kuaförde mi yaptıracaksın? Bak, çok geç kalma. Misafirler erken gelir.”

“Tamam anne,” dedim kısık sesle. O an babamla göz göze geldik. Babamın bakışlarında bir yorgunluk vardı; sanki yıllardır süren bu anne-kız çekişmesinden o da yorulmuştu.

Küçük kardeşim Elif ise mutfağın köşesinde telefonuyla oynuyordu. Bana bakıp hafifçe gülümsedi. “Ablacım, heyecanlı mısın?” dedi alaycı bir ifadeyle.

“Bilmiyorum Elif,” dedim. “Sanırım biraz.”

Annem hemen lafa girdi: “Heyecanlanacak ne var? Her şey yolunda gidecek. Bizim ailede kimseye laf getiremeyiz.”

İşte yine o cümle: “Bizim ailede…” Hep bizim ailede ne yapılırsa o olurdu. Benim isteklerim, hayallerim hep ikinci planda kalırdı.

Kuaföre gitmek için hazırlanırken annem yanıma geldi. Elini omzuma koydu, sesi yumuşadı: “Bak kızım, bu gün senin için önemli. Ama unutma, evlilik kolay değil. Sabırlı olman lazım.”

O an içimde bir öfke kabardı. Neden hep sabreden ben olmalıydım? Neden annem hiç bana “Mutlu olmayı unutma” demiyordu da hep sabırdan bahsediyordu?

Kuaförde saçlarımı yaptırırken aynada kendime baktım. Yanımdaki başka bir gelin adayı annesiyle gülüşüyordu. Onların arasındaki sıcaklığı kıskandım. Bizde ise hep bir mesafe vardı; annemle aramızda görünmez bir duvar örülüydü.

Kuaförden çıkınca eve döndüm. Evdeki kalabalık artmıştı; teyzelerim, halamlar, komşular… Herkes bana bakıyor, fısıldaşıyordu:

“Ne kadar güzel olmuş.”
“Gelinlik sade ama çok yakışmış.”
“Annesine çekmiş.”

O an içimde bir boşluk hissettim. Sanki herkes benim üzerimden kendi hikayesini anlatıyordu ama kimse gerçekten beni görmüyordu.

Odamda gelinliği giyerken annem yanıma geldi. Bir an sessizce bana baktı, sonra gözleri doldu.

“Zeynep,” dedi titrek bir sesle, “Ben de gençken hayaller kurardım. Ama hayat bazen insanı başka yollara sürüklüyor.”

İlk defa annemi bu kadar kırılgan gördüm. O an ona sarılmak istedim ama ellerim havada asılı kaldı.

“Anne,” dedim sessizce, “Ben de hayal kurmak istiyorum.”

Annem gözlerini kaçırdı: “Hayat gerçeklerle yaşanır kızım.”

Düğün arabası geldiğinde herkes telaşla aşağı indi. Babam koluma girdi, “Hazır mısın?” dedi.

“Bilmiyorum baba,” dedim dürüstçe.

Arabada giderken dışarıdaki insanlara baktım; herkes kendi hayatına dalmıştı. Ben ise kendi hayatımın neresindeydim?

Düğün salonuna vardığımızda kalabalık daha da arttı. Müzik çalıyor, insanlar oynuyordu ama ben kendimi yabancı gibi hissediyordum.

Eşim olacak Murat yanıma geldi, elimi tuttu: “İyi misin?”

Başımı salladım ama gözlerim doldu. Murat sessizce elimi sıktı: “Buradayım,” dedi kısık sesle.

Nikah memuru sorusunu sorduğunda sesim titredi: “Evet.”

Herkes alkışladı ama ben içimde bir boşluk hissettim. Sanki kendi hayatımı değil de başkasının hayatını yaşıyordum.

Düğün bitip eve döndüğümüzde annem kapıda beni bekliyordu. Son bir kez sarıldık. Annemin kulağıma fısıldadığı cümle hâlâ kulaklarımda:

“Umarım sen benim gibi olmazsın.”

Şimdi yeni evimde, bu satırları yazarken düşünüyorum: Kendi hayatımızı ne zaman yaşamaya başlarız? Yoksa hep başkalarının gölgesinde mi kalırız?