Bir Atın Ardında Gizlenen Yıllar: 64 Yaşında Hayatımın Değiştiği Gün
“Anne! Kapıyı aç, lütfen! Karabaş bir şey buldu!”
Oğlum Cem’in sesi, sabahın sessizliğini yırtarak avlunun taşlarına çarpıyor. Elimdeki çayı masaya bırakıp pencereye koşuyorum. Cem, nefes nefese, gözleri korku ve heyecanla dolu. Yanında Karabaş var; tüyleri çamur içinde, ağzında eski bir yular parçası. Arkalarında ise… Gözlerime inanamıyorum. Bahçemin ucunda, dikenli tellerin yanında, yaralı bir at duruyor. Sırtında eski bir semer, bacaklarında kan izleri.
“Ne oldu oğlum? Nereden çıktı bu at?”
Cem, “Bilmiyorum anne, Karabaş sabah ormana doğru havlayıp koştu. Peşinden gittim, bu atı bulduk. Sanki bir yerden kaçmış gibi…”
Bir anda yıllardır süren sessizliğim bozuluyor. Evin içindeki yalnızlık, duvarların arasındaki eski anılar gibi çatırdıyor. Seksen yaşındaki komşum Şerife Teyze’nin dediği gibi: “Köyde bir şey saklı kalmaz.” Ama bu at… Bu at bana geçmişin kapısını aralıyor.
Atı ahıra alıyoruz. Cem’in elleri titriyor. Ben ise içimde garip bir huzursuzluk hissediyorum. Sanki yıllar önce gömdüğüm bir acı, toprağın altından çıkıp nefes almaya başlamış.
O gece uyuyamıyorum. Evin duvarları üstüme geliyor. Kocam Hasan’ın ölümünden sonra sekiz yıl boyunca her şey aynıydı: Sabah ezanı, kümeste horozun sesi, Karabaş’ın havlaması… Çocuklarım büyüdü, şehre gitti. Ben ise bu küçük çiftlikte, yalnızlığın içinde kayboldum. Ama şimdi… Şimdi bir at ve eski bir yular parçası geçmişimi sarsıyor.
Ertesi sabah köyde dedikodu başlıyor. Muhtar Halil Amca geliyor: “Hatice Abla, bu atı nereden buldunuz? Jandarma soruyor.”
Cem araya giriyor: “Ormanda bulduk Halil Amca. Sahibi yoktu.”
Halil Amca gözlerini kısıyor: “Bu at bana tanıdık geliyor. Sanki yıllar önce kaybolan o meşhur doru at… Hani şu büyük yangından sonra ortadan kaybolan.”
Birden içim ürperiyor. O yangın… Otuz yıl önceydi. Hasan’la evlendiğimizin ikinci yılıydı. Köyün en zengin ailesinin çiftliğinde çıkan yangında her şey kül olmuştu. O gece köyde herkes birbirine yardım etmişti ama o ailenin küçük oğlu Yusuf kaybolmuştu. Sonra kimse ondan haber alamadı.
O gece Cem’le mutfakta otururken, gözlerim doluyor:
“Anne, neden bu kadar üzgünsün?”
“Bazen geçmiş insanın yakasını bırakmaz oğlum,” diyorum. “O yangının olduğu geceyi hatırlıyor musun?”
“Ben küçüktüm anne… Ama sen hep anlatmaktan kaçındın.”
Derin bir nefes alıyorum. “O gece… Hasan’la birlikte Yusuf’u kurtarmaya çalıştık. Ama yetişemedik. Sonra o aile köyden taşındı. At da kayboldu.”
Cem’in gözleri büyüyor: “Yani bu at… O at mı?”
Başımı sallıyorum. “Bilmiyorum oğlum. Ama bu köyde hiçbir sır sonsuza kadar saklı kalmaz.”
Günler geçiyor. At iyileşiyor ama köyde huzur yok. Herkes konuşuyor: “Hatice’nin evinde kayıp at varmış.” Jandarma tekrar geliyor. Sorgulamalar, dedikodular… Bir gece kapım çalınıyor.
Açtığımda karşımda yaşlı bir adam duruyor. Yüzü tanıdık ama yılların çizgileriyle değişmiş.
“Hatice Hanım… Ben Yusuf’un babasıyım. O geceyi hiç unutmadım.”
Dizlerimin bağı çözülüyor. Adam içeri giriyor, gözleri dolu dolu.
“Yıllarca oğlumun izini aradım. Atımız da kayboldu sanıyordum. Ama şimdi anladım ki bazı yaralar kapanmıyor.”
O an içimdeki yükü taşıyamıyorum artık.
“Ben de unutmadım,” diyorum titrek sesle. “O gece Hasan’la birlikte Yusuf’u bulmak için çok uğraştık ama… Yangın çok büyüktü.”
Adam başını eğiyor: “Biliyorum Hatice Hanım. Kimseyi suçlamıyorum. Ama bu at… Oğlumun son hatırasıydı.”
Atı ahırdan çıkarıyoruz. Adam elleriyle atın başını okşuyor, gözlerinden yaşlar süzülüyor.
“Yıllarca oğlumun öldüğüne inanmak istemedim,” diyor sessizce. “Ama şimdi anlıyorum ki bazı kayıplar kabullenilmeli.”
O gece Cem’le uzun uzun konuşuyoruz.
“Anne, neden hep sustun? Neden bize anlatmadın?”
Gözyaşlarımı tutamıyorum: “Çünkü oğlum, bazen acılar konuşulmaz; insan kendi içinde taşır. Ama şimdi anladım ki paylaşmadıkça büyüyorlar.”
Ertesi gün köyde herkes toplanıyor. At eski sahibine teslim ediliyor ama köydeki sessizlik bozulmuş oluyor artık. Herkes kendi geçmişiyle yüzleşiyor; ben de öyle.
Yıllardır yalnızlığın içinde kaybolmuşken, bir at ve köpeğim Karabaş sayesinde geçmişimle yüzleşiyorum. Çocuklarımla aramdaki duvarlar yıkılıyor; acılar paylaşıldıkça hafifliyor.
Şimdi pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum:
“Acaba başka hangi sırlarımız var? Yıllarca sustuğumuz hangi acılar bizi birbirimizden uzaklaştırdı?”
Siz hiç içinizde taşıdığınız bir sırrı paylaşmak istediniz mi? Ya da geçmişinizle yüzleşmekten korktunuz mu?