Bir Kayboluşun Ardından: Annemin Gölgesinde
“Anne, yeter artık! Belki de anneannem gitse, kaybolsa herkesin hayatı daha kolay olur!” Zeynep’in sesi mutfakta yankılandı. O an elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. Annem, masanın ucunda sessizce oturuyordu; gözleri boşluğa bakıyordu ama sanki her şeyi duymuştu.
“Zeynep!” dedim, sesim çatallandı. “Böyle konuşma. O senin anneannen.”
Kızım gözlerini devirdi, on beş yaşının verdiği öfkeyle bana döndü: “Anne, kaç kere aynı şeyi yaşayacağız? Her sabah aynı sorular, her gece aynı korkular! Okuldan geliyorum, kapıyı açıyorum, ya yine dışarı çıktıysa? Ya yine kaybolursa?”
İçimde bir şeyler kırıldı. Annemle Zeynep’in arasında sıkışıp kalmıştım. Annem altmış sekiz yaşında, Alzheimer’ın pençesinde yavaş yavaş siliniyordu. Babam yıllar önce vefat etmişti; kardeşim yurtdışında yaşıyor, yükün tamamı bana kalmıştı. Eşimden de yıllar önce ayrılmıştım. Hayatım üç kadın arasında geçiyordu: Biri geçmişini unutuyor, biri geleceğinden korkuyor, ben ise ikisinin arasında eziliyordum.
O günün sabahı da annem yine erkenden uyanmıştı. Banyoda suyu açık bırakmış, mutfağa gelip “Benim annem nerede?” diye sormuştu. Zeynep ise sınav stresiyle uykusuzdu. Kahvaltı masasında annemin ekmeğini çaya batırıp yemesini izlerken Zeynep’in bakışlarındaki sabırsızlığı hissetmiştim.
“Anne,” dedi Zeynep, “ben arkadaşlarımla dışarı çıkmak istiyorum ama sen hep ‘anneannene göz kulak ol’ diyorsun. Ben çocuk muyum hâlâ?”
O an cevap veremedim. Çünkü haklıydı. Zeynep ergenliğin eşiğinde özgürlüğünü isterken ben ona sürekli sorumluluk yüklüyordum. Ama annemi de yalnız bırakamazdım. Geçen ay bir günlüğüne markete gitmiştim, döndüğümde annem apartmanın önünde ağlıyordu. “Evimi bulamıyorum,” demişti. O an içimde tarifsiz bir suçluluk duygusu oluşmuştu.
Akşam olduğunda Zeynep odasına kapandı. Annem ise televizyonun karşısında uyuyakaldı. Ben mutfakta bulaşıkları yıkarken gözyaşlarımı tutamadım. Hayatımın bu kadar zor olacağını hiç düşünmemiştim. Annemi huzurevine vermek aklımdan geçiyordu ama sonra kendime kızıyordum: “Sen nasıl bir evlatsın? Annen sana yıllarca baktı, şimdi sen ona bakamayacak mısın?”
Bir gece Zeynep yanıma geldi. Gözleri doluydu.
“Anne… Bazen çok kötü şeyler söylüyorum ama… Korkuyorum. Ya sen de bir gün unutursan beni?”
Onu kollarıma aldım. “Korkma kızım,” dedim, “ben seni asla unutmam.” Ama içimden geçenleri ona söyleyemedim: Ya ben de annem gibi olursam? Ya Zeynep de benim gibi yalnız kalırsa?
Bir gün annem kayboldu. Sabah kahvaltıdan sonra bir anlık dalgınlığımdan faydalanıp kapıyı açmış ve sokağa çıkmıştı. Fark ettiğimde saatler geçmişti. Mahalledeki komşulara sordum, polise haber verdim. Zeynep ağlıyordu: “Anneannem başına bir şey gelirse ne yapacağız?”
O an Zeynep’in öfkesi yerini korkuya bırakmıştı. Akşamüstü polis aradı; annemi bir parkta bulmuşlar. Yanına oturmuş bir çocukla konuşuyormuş: “Benim kızım var, adı Ayşe,” diyormuş tekrar tekrar.
Eve getirdiğimizde annem çok yorgundu ama mutluydu sanki. Bana bakıp gülümsedi: “Ayşe, annem gelecek mi?”
O an içimde bir şeyler koptu. Annemin bana ‘anne’ demesi… Hayatın ne kadar acımasız olduğunu düşündüm.
Zeynep yanıma sokuldu: “Anne… Özür dilerim.”
Onu kucakladım: “Biliyorum kızım… Hepimiz çok yorulduk.”
O gece uzun uzun düşündüm. Annemi huzurevine vermek mi daha iyi olurdu, yoksa bu yükü birlikte taşımak mı? Toplumda herkes ‘evlatlık görevi’nden bahsediyor ama kimse bu yükün ağırlığını bilmiyor. Komşular bazen fısıldaşıyor: “Ayşe Hanım’ın kızı iyice çöktü.” Ama kimse gelip yardım etmiyor.
Ertesi sabah Zeynep’le konuştum.
“Bak kızım,” dedim, “bu bizim sınavımız. Anneannenin bize ihtiyacı var ama senin de çocuk olmaya hakkın var.”
Zeynep başını salladı: “Bazen çok bencil hissediyorum.”
“Hayır,” dedim, “sen sadece büyüyorsun.”
O günden sonra haftada bir gün komşumuz Emine Teyze’ye rica ettim; anneme göz kulak oluyor, ben de Zeynep’le dışarı çıkabiliyorum. Hayat hâlâ zor ama en azından nefes alabiliyoruz.
Bazen geceleri annemin odasına girip ona bakıyorum; çocuk gibi uyuyor. İçimde hem öfke hem sevgi var. Kimi zaman ‘Keşke daha kolay olsaydı’ diyorum, kimi zaman da ‘İyi ki annem yanımda’ diye şükrediyorum.
Şimdi size soruyorum: Siz olsanız ne yapardınız? Sevgi mi ağır basar yoksa yorgunluk mu? Aile olmak bazen sadece birlikte yaşamak mı demek? Yoksa birbirimizin yükünü taşımak mı?