Kardeş Kanı: Bir Sabahın Sessizliği
“Zehra! Yeter artık, susar mısın?” diye bağırdım, sesim mutfağın fayanslarında yankılandı. Annemin sabaha karşı başlayan öksürüğü hâlâ kulaklarımdaydı, ama Zehra’nın bitmek bilmeyen şikayetleriyle baş edemiyordum. O an, mutfakta, ellerim bulaşık suyunda, gözlerim dolmuş halde, hayatımın en ağır sabahlarından birini yaşıyordum.
Zehra, ablam. Benden üç yaş büyük. Çocukluğumuzdan beri aramızda bir türlü kapanmayan bir uçurum vardı. O hep daha güzel, daha başarılı, daha sevilen oldu. Ben ise gölgede kalan, annemin “Sen de ablan gibi ol!” diye azarladığı kız. Ama şimdi annem hasta, babam ise sabahın köründe işe gidip akşam yorgun argın dönen bir adamdan ibaret. Evdeki bütün yük bana kalmıştı.
O sabah Zehra yine hazırlanıp dışarı çıkmak istiyordu. “Benim sınavım var, çalışmam lazım. Evde gürültü olmasın,” dedi. Sanki annemin öksürüğünü susturabilirmişiz gibi. “Zehra, anneme ilaçlarını verdin mi?” diye sordum. Gözlerini devirdi. “Sen verirsin ya, ben geç kalıyorum!” Cevabındaki umursamazlık içimi parçaladı.
O an içimde bir şeyler koptu. Kaşığı lavaboya fırlattım. “Her şey bana mı kaldı? Senin hiç mi sorumluluğun yok? Annemiz ölüyor Zehra!” dedim. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Zehra bir an durdu, sonra çantasını omzuna attı ve kapıyı sertçe çekip çıktı.
Anneme döndüm. Yatakta güçsüzce yatıyordu. Elini tuttum. “Anneciğim, Zehra yine gitti,” dedim fısıltıyla. Gözleri doldu. “Kızım, ablanı suçlama. O da kendince baş etmeye çalışıyor,” dedi zorlukla. Ama ben biliyordum; Zehra hep kaçmayı seçiyordu.
O gün evde yalnızdım. Annemin ateşi yükseldiğinde panikledim. Komşumuz Şengül teyze yardıma geldi. “Kızım, Zehra nerede?” diye sordu. Utandım, cevap veremedim. Şengül teyze bana sarıldı: “Evlatlar arasında böyle olur bazen. Ama sen güçlü olacaksın.”
Akşam babam geldiğinde yorgunluktan gözleri kan çanağı gibiydi. Sofraya oturduk; sessizlikte sadece annemin nefes alışları duyuluyordu. Babam başını eğdi: “Kızlar, bu böyle gitmez. Birbirinize destek olmalısınız.” O an Zehra eve dönmemişti bile.
Gece yarısı kapı çaldı. Zehra geldiğinde gözleri kıpkırmızıydı. Sessizce odasına geçti. Ben de salonda battaniyeye sarılıp ağladım.
Ertesi sabah Zehra yanıma geldi. Sesi titriyordu: “Dün sana çok kötü davrandım, biliyorum… Ama ben de çok korkuyorum Elif. Annemiz ölürse ne yaparız?” O an ilk defa ablamın da benim kadar kırılgan olduğunu gördüm.
Birbirimize sarıldık ve uzun süre ağladık. O günden sonra işler kolaylaşmadı ama artık yükü paylaşmaya başladık. Annemin hastalığı ilerledi; hastaneye yatırmak zorunda kaldık. Babam işten izin aldı, Zehra derslerini aksattı ama annemin başından ayrılmadık.
Bir gün hastane koridorunda Zehra ile tartıştık yine; bu sefer para yüzünden. Babamın maaşı yetmiyordu, ilaçlar pahalıydı. Zehra bursunu bozdurup getirdiğinde utandım; ona haksızlık ettiğimi anladım.
Annemi kaybettik o yılın sonunda. Cenazede Zehra’nın elini hiç bırakmadım. Babam ilk defa ikimizi de kucakladı ve ağladı.
Şimdi yıllar geçti; ben öğretmen oldum, Zehra doktor oldu. Her bayram annemin mezarına birlikte gidiyoruz.
Bazen düşünüyorum: Kardeşlik gerçekten kan bağı mı, yoksa birlikte çekilen acılar mı bizi birbirimize bağlar? Sizce affetmek mi zor, yoksa unutmak mı?