Oğlumu Geri Ver: Bir Anadolu Kasabasında Anneliğin ve Umudun Hikayesi

“Ne olur, oğlumu bana geri ver! İstersen canımı al, ama oğlumu bırak!” diye haykırdım, dizlerimin üstünde, ellerim çamura bulanmış halde. Karşımda duran Zeynep’in gözleri bir anlığına titredi, sonra bakışlarını kaçırdı. Arkamızda, kasabanın eski mezarlığından gelen rüzgar uğulduyordu. O an, hayatımda ilk defa gerçekten yalnız olduğumu hissettim.

Her şey o sabah başladı. Oğlum Emir, her zamanki gibi okula gitmek için evden çıktı. Ben de mutfakta kahvaltı bulaşıklarını yıkıyordum. Bir saat sonra komşumuz Ayşe abla kapıyı çaldı, yüzü bembeyazdı. “Emir’i okul yolunda görememişler,” dedi titrek bir sesle. O an kalbim yerinden fırlayacak sandım. Hemen sokağa fırladım, Emir’in adını bağırarak bütün mahalleyi dolaştım. Herkes pencerelerden bakıyor, kimisi başını sallıyor, kimisi sessizce dua ediyordu.

Kocam Murat, işten izin alıp geldiğinde polis çoktan gelmişti. “Belki kaçırılmıştır,” dedi biri. “Yok canım, bizim kasabada öyle şey olmaz,” dedi bir diğeri. Ama ben biliyordum; kasabamızda her şey olurdu, sadece üstü örtülürdü.

O gece uyuyamadım. Annem yanımda oturuyor, elimi tutuyordu. “Sabırlı ol kızım,” dedi. Ama ben sabırlı olamazdım. Oğlumun başına bir şey gelmiş olma ihtimaliyle delirmek üzereydim.

Ertesi gün kasabada dedikodular başladı. “Belki de annesi yüzünden kaçtı çocuk,” dedi biri bakkalda. “Kocasıyla arası iyi değilmiş zaten,” diye ekledi diğeri. Sanki oğlumun kaybolmasında benim suçum varmış gibi herkes bana bakıyordu.

Bir hafta geçti. Polis hiçbir iz bulamadı. Murat’la aramızda sessiz bir uçurum oluştu. O bana kızıyor, ben ona… Herkes birbirini suçluyordu ama kimse gerçeği bilmiyordu.

Bir gece, kasabanın dışında terkedilmiş eski değirmene gitmeye karar verdim. İçimde bir his vardı; Emir orada olabilirdi. El fenerimi alıp yola çıktım. Değirmenin kapısı aralıktı. İçeri girdiğimde Zeynep’i gördüm; kasabanın en sessiz, en içine kapanık kadınıydı o. Kucağında bir battaniye vardı, içinde Emir’in sevdiği mavi oyuncak ayısı.

“Zeynep! Oğlum nerede?” diye bağırdım.

Zeynep gözyaşları içinde bana döndü: “Ben… Ben sadece biraz sevilmek istedim,” dedi kısık bir sesle. “Kendi çocuğum hiç olmadı. Emir bana ‘anne’ dediğinde… Dayanamadım.”

O an öfkemle acım birbirine karıştı. Zeynep’in ellerine sarıldım: “Ne olur, oğlumu bana geri ver! Sana her şeyi veririm, ama oğlumu bırak!”

Zeynep titreyerek battaniyeyi açtı; Emir oradaydı, uyuyordu. Koşup sarıldım ona; kokusunu içime çektim, gözyaşlarımı tutamadım.

Polis geldiğinde Zeynep’i götürdüler. Kasabada herkes bu olayı konuştu günlerce. Kimisi Zeynep’e acıdı, kimisi lanet okudu.

Ama asıl fırtına evde koptu. Murat bana bağırdı: “Senin yüzünden oldu bunlar! Hep kendi başına hareket ediyorsun!”

Ben de ona bağırdım: “Sen hiç yanımda olmadın ki! Hep işin, hep gururun!”

Annem araya girdi: “Yeter artık! Çocuğunuz bulundu ama siz hâlâ kavga ediyorsunuz!”

O gece Emir’in başında sabaha kadar oturdum. Onun nefes alışını dinledim; minik ellerini tuttum. İçimde bir boşluk vardı; oğluma kavuşmuştum ama ailem paramparça olmuştu.

Kasabada insanlar bana hâlâ tuhaf bakıyorlar. Kimisi Zeynep’e acıyor, kimisi bana suçluymuşum gibi davranıyor. Ama ben biliyorum; annelik bazen yalnızca doğurmak değil, korumak ve affetmek demekmiş.

Şimdi her gece Emir’i uyuturken ona masallar anlatıyorum. Bazen kendi hikayemi anlatıyorum; kaybolan oğlunu arayan bir annenin hikayesini…

Bazen düşünüyorum: Bir annenin sevgisi ne kadar ileri gidebilir? Affetmek mi daha zor, yoksa unutmak mı? Siz olsaydınız Zeynep’i affeder miydiniz?