Gerçek Erkeklik: Bir Ailenin Sessiz Çığlığı
“Baba, ben artık senin yolundan gitmek istemiyorum.”
Bu cümleyi kurduğumda, mutfakta bir anda her şey durdu. Annem elindeki çay kaşığını bırakıp bana baktı, abim ise sandalyesini gıcırdatarak öne eğildi. Babamın yüzünde ise alışık olduğum o sert ifade vardı. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim korkunun ve utancın dışarı döküldüğünü hissettim.
Benim adım Kamil. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde büyüdüm. Babam, Mahmut Usta, mahallede herkesin saygı duyduğu bir adamdı. Herkes onu “adam gibi adam” diye bilirdi. Annem, Hatice Hanım ise sessiz, fedakâr bir kadındı. Abim Serhat ise babamın gurur kaynağıydı; onun gibi çalışkan, onun gibi dik başlıydı. Ben ise… Ben hep farklıydım.
Çocukluğumdan beri babamın beklentileriyle yaşadım. “Erkek adam ağlamaz,” derdi. “Erkek adam duygularını belli etmez.” Oysa ben duygularımı saklayamayan biriydim. Küçükken annemin dizine başımı koyup ağladığımda, babam odaya girer ve beni sertçe kaldırırdı. “Kalk ayağa! Erkek adam böyle olmaz!”
Liseye başladığımda, mahalledeki arkadaşlarım da babamın sözlerini tekrar etmeye başladı. “Kamil, biraz erkek olsana!” Futbol oynamayı sevmiyordum, kavga etmekten hoşlanmıyordum. Kitap okumayı, resim yapmayı seviyordum. Ama bunlar bizim mahallede erkek çocuklarına yakıştırılmazdı.
Bir gün okuldan eve dönerken, abim Serhat’la karşılaştım. Yanında iki arkadaşı vardı. Beni görünce gülümsedi ama gözlerinde küçümseyici bir ifade vardı.
“Ne haber sanatçı?” dedi alaycı bir sesle.
Arkadaşları da güldü. O an içimde bir şeyler kırıldı. Eve gidip odamda saatlerce resim yaptım. Fırçamın ucunda biriken öfkeyi tuvale aktardım ama kimseye gösteremedim.
Yıllar geçti, üniversiteye başladım. Güzel Sanatlar Fakültesi’ni kazandığımda ailemde kıyamet koptu. Babam günlerce konuşmadı benimle. Annem ise gizlice yanıma gelip, “Oğlum, sen mutlu ol yeter,” dedi ama gözlerinde korku vardı.
Üniversitede hayatım değişti. Farklı insanlarla tanıştım, kendimi bulmaya başladım. Ama her tatilde eve döndüğümde aynı baskı devam etti. Babam sürekli iş bulmamı, “adam gibi” bir meslek seçmemi istiyordu.
Bir akşam yemek masasında konu yine açıldı.
Babam: “Bak oğlum, ressamlıkla karın mı doyacak? Adam gibi bir iş bul artık.”
Ben: “Baba, ben resim yapmayı seviyorum. Bu benim hayatım.”
Abim: “Kamil, bırak bu çocuklukları. Bak ben nasıl çalışıyorum, aileme bakıyorum.”
Annem ise sessizce tabağını karıştırıyordu.
O gece odamda sabaha kadar düşündüm. Neden hep başkalarının istediği gibi olmak zorundaydım? Neden duygularımı saklamak zorundaydım? Sabah olduğunda kararımı verdim.
O gün babama karşı çıktım işte: “Baba, ben artık senin yolundan gitmek istemiyorum.”
Babam önce sustu, sonra öfkeyle bağırdı:
“Sen benim evladım değilsin o zaman! Erkek dediğin adam olur!”
Annem ağlamaya başladı. Abim ise bana sırtını döndü.
O günden sonra evdeki hava değişti. Babam benimle konuşmadı, abim bana yabancıymış gibi davrandı. Annem ise arada sırada odama gelip sessizce yanımda oturdu.
Bir gün annemle baş başa kaldığımızda ona sordum:
“Anne, ben yanlış mı yapıyorum?”
Annem gözlerimin içine baktı:
“Sen doğru olanı yapıyorsun oğlum. Ama bazen doğru olan en zor olan olur.”
Üniversiteyi bitirdim ve küçük bir atölye açtım. İlk sergimi açtığımda ailemden kimse gelmedi. Ama o gün atölyeme gelen küçük bir çocuk bana yaklaşıp,
“Ağabey, ben de resim yapmak istiyorum ama babam izin vermiyor,” dedi.
O an anladım ki yalnız değildim. Benim yaşadığım baskıyı yaşayan binlerce çocuk vardı bu ülkede.
Yıllar geçti, atölyem büyüdü. Bir gün babam kapıda belirdi. Yüzünde yorgun ama gururlu bir ifade vardı.
“Seninle gurur duyuyorum,” dedi kısık bir sesle.
O an yıllardır içimde biriken acı gözyaşlarıyla birlikte aktı gitti.
Şimdi geriye dönüp bakınca düşünüyorum: Gerçek erkeklik nedir? Başkalarının istediği gibi biri olmak mı? Yoksa kendi yolunu cesaretle seçmek mi?
Sizce gerçek cesaret nedir? Kendi yolunu seçmek mi, yoksa geleneklere boyun eğmek mi?