Bir Tabak Etin Ardında Saklanan Sessizlik: Bir Akşamın Hikayesi

“Zeynep, ben geldim!” diye bağırdı Cemal, kapının önünde ayakkabılarını çıkarırken. O an, patatesleri doğradığım bıçağın elimde titrediğini hissettim. Sıcak yağda cızırdayan etin kokusu mutfağı doldurmuştu ama içimdeki huzursuzluk, o kokudan daha ağırdı. Bir an için gözüm fırındaki elmalı kekteydi; çocukluğumdan beri annemin yaptığı gibi, her şeyin yolunda olduğunu göstermek için yapardım. Ama hiçbir şey yolunda değildi.

Cemal’in anahtar sesiyle başlayan akşamlar, son zamanlarda hep aynıydı: Sessiz bir masa, göz göze gelmekten kaçınan iki insan ve aramızda büyüyen görünmez bir duvar. “Yemek hazır mı?” dedi Cemal, sesi yorgun ve biraz da umursamazdı. “Hazırlıyorum,” dedim kısık sesle. O an, içimde biriken kelimeler boğazıma düğümlendi. Ne zamandır böyleydik? Ne zamandır birbirimize yabancıydık?

Cemal ceketini askıya astı, salona geçti. Televizyonun sesi açıldı; haberler, patlayan bombalar, artan fiyatlar… Her şeyin üstüne bir de ülkenin derdi. Ama bizim derdimiz daha sessizdi; kimse görmüyordu, kimse duymuyordu.

Masayı hazırlarken, kızım Elif’in odasından gelen hafif müzik sesiyle irkildim. Onun odasında hayat vardı; benim mutfağımda ise sadece geçmişin yankısı. Elif on altı yaşında; bana karşı mesafeli, babasına karşı ise neredeyse sessiz bir öfke taşıyor. Geçen hafta bana, “Anne, neden hep susuyorsun?” diye sormuştu. Ne cevap vereceğimi bilememiştim.

Yemek masasına oturduk. Cemal tabağına bakmadan yemeğe başladı. “Bugün işte yine kavga çıktı,” dedi. “Patron herkesin maaşını geç yatıracakmış.” Sesi öfkeliydi ama bana değil; hayata, sisteme, belki de kendine kızıyordu. Ben ise sadece başımı salladım. “Geçmiş olsun,” dedim kısaca.

Elif masaya geldiğinde yüzünde telefonunun ışığı vardı. “Anne, ben yemekten sonra arkadaşlarımla buluşacağım,” dedi. Cemal hemen atıldı: “Bu saatte nereye gidiyorsun? Yeter artık bu gezmeler!” Elif gözlerini devirdi, bana baktı. Aramızda sessiz bir anlaşma vardı; ben onun tarafındaydım ama bunu yüksek sesle söyleyemezdim.

“Baba, sadece kafede oturacağız,” dedi Elif. Cemal’in sesi yükseldi: “Ben sana izin vermiyorum!”

O an masada bir sessizlik oldu. Elif’in gözleri doldu; ben ise içimdeki fırtınayı bastırmaya çalıştım. “Cemal, biraz sakin ol,” dedim usulca. Ama o çoktan öfkesine teslim olmuştu.

Yemek bittiğinde Elif odasına kapandı. Cemal ise televizyonun sesini daha da açtı. Ben mutfağa geçip bulaşıkları yıkamaya başladım. Ellerim sabunlu suda kayarken, gözlerimden yaşlar süzüldü. Ne zaman bu kadar yalnız kalmıştım? Ne zaman evimizdeki neşe kaybolmuştu?

Birden annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, evlilik sabır ister.” Ama ben sabrın ne zaman tükenip alışkanlığa dönüştüğünü bilmiyordum.

Gece olunca Cemal yanıma geldi. “Zeynep, sen de çok değiştin,” dedi. “Eskiden böyle değildin.”

Ona bakamadım bile. “Sen de değiştin,” dedim sadece.

Bir süre sessizce oturduk. Sonra Cemal başını ellerinin arasına aldı: “Ben de yoruldum Zeynep… Her şeyden yoruldum.”

O an ona sarılmak istedim ama yapamadım. Aramızda yılların biriktirdiği kırgınlıklar vardı; bir tabak etin ardında saklanan sessizlikler…

Sabah olduğunda Elif erkenden çıktı evden; bana sadece kısa bir öpücük kondurdu yanağıma. Cemal ise kahvaltı bile etmeden işe gitti.

Evde tek başıma kaldığımda mutfağa girdim; dün akşamdan kalan elmalı kekin kokusu hâlâ havadaydı. Bir dilim kestim, pencerenin önünde oturup dışarıyı izledim.

Kendi kendime sordum: Birlikte yaşamak mı daha zor, yoksa yalnız kalmak mı? Sevgi alışkanlığa dönüştüğünde ne yapmalı insan?

Siz olsanız ne yapardınız? Susmaya devam mı ederdiniz yoksa konuşmayı göze alır mıydınız?