Bir Tatil, Bin Hayal: Mutluluğun Peşinde

“Yeter artık, Zeynep! Her şeyin mükemmel olmasını istemekten vazgeç!” diye bağırdı eşim Murat, arabayı Kuşadası’na doğru sürerken. Arka koltukta kızımız Elif’in ağlaması, oğlumuz Can’ın ise sürekli “Ne zaman varacağız?” diye sormasıyla birlikte, içimdeki huzur hayali paramparça oldu. Oysa bu tatili aylarca planlamıştım. Her detayı düşünmüş, en güzel oteli seçmiş, çocukların seveceği aktiviteleri bile araştırmıştım. Ama şimdi, arabada yükselen sesler ve gerilen sinirler arasında, kendimi bir anda boğuluyormuş gibi hissettim.

Her yıl olduğu gibi, bu yıl da yaz tatili bizim için bir kaçış umuduydu. İstanbul’un gürültüsünden, iş stresinden, aile büyüklerinin bitmek bilmeyen beklentilerinden uzaklaşmak istiyorduk. Annem bile “Kızım, çocuklar deniz görsün, sen de biraz dinlen,” demişti. Ama işte şimdi, Murat’ın öfkeli bakışları ve çocukların huzursuzluğu arasında, tatilin ilk saatlerinde bile huzurdan eser yoktu.

Otele vardığımızda güneş batmak üzereydi. Resepsiyonda yaşanan küçük bir aksilik – rezervasyonumuzun yanlışlıkla iptal edilmesi – sabrımızı daha da zorladı. Murat sinirle görevliye çıkıştı: “Bu nasıl olur? Aylar öncesinden rezervasyon yaptık!” Görevli ise özür dileyip başka bir oda ayarlamaya çalıştı. Elif’in elini tutup ona “Bak canım, birazdan odamıza çıkacağız,” dedim ama gözlerindeki yorgunluk ve hayal kırıklığı bana ayna oldu.

Odamıza yerleştiğimizde Murat sessizce balkona çıktı. Ben ise çocukları yatırmaya çalışırken kendi kendime mırıldandım: “Neden her şey bu kadar zor olmak zorunda?” O an annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Hayatta her şey planladığın gibi gitmez kızım.”

Ertesi sabah denize indik. Kum sıcaktı, su berraktı ama içimdeki sıkıntı geçmemişti. Elif ve Can kumdan kaleler yaparken Murat gazeteye gömüldü. Yanımızdaki ailelerin kahkahaları kulağıma çalındıkça, bizim masamızdaki sessizlik daha da ağırlaştı. Bir ara Murat’a döndüm: “Birlikte yüzmeye gidelim mi?” dedim. Kısa bir bakış attı: “Sen çocuklarla ilgilen, ben biraz dinleneceğim.”

O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır hep başkalarını mutlu etmeye çalışmıştım. Çocuklar gülsün, Murat rahat etsin, annem haklı çıksın… Peki ya ben? Ben ne istiyordum? Gözlerim doldu ama çocuklara belli etmemeye çalıştım.

Akşam yemeğinde ortam biraz yumuşadı. Can balık istemediği için ağladı, Elif ise dondurma için ısrar etti. Murat ise telefonuna gömülmüştü. Dayanamadım: “Murat, lütfen şu telefonu bırakır mısın? Birlikte yemek yiyoruz!” dedim. O da bana sertçe döndü: “Zeynep, biraz rahat bırak beni! Tatildeyiz ama sen hâlâ huzur vermiyorsun.”

O gece balkonda otururken gözyaşlarımı tutamadım. Yıldızlara bakıp kendi kendime sordum: “Mutluluk bu kadar mı uzakta? Yoksa ben mi yanlış yerde arıyorum?”

Ertesi gün çocukları mini kulübe bıraktım ve sahilde yalnız yürümeye çıktım. Dalgaların sesiyle biraz olsun rahatladım. Yanımdan geçen yaşlı bir çift dikkatimi çekti. Kadın adamın koluna girmişti, birlikte gülüyorlardı. Onlara imrenerek baktım. Acaba onlar da yıllar önce benim gibi mi hissediyordu? Yoksa mutluluğu birlikte büyütmeyi mi başarmışlardı?

Otele döndüğümde Murat’ı lobide buldum. Yorgun görünüyordu ama ilk defa bana yumuşak bir sesle “İyi misin?” diye sordu. Gözlerimin içine baktı ve ekledi: “Belki de çok şey bekliyoruz birbirimizden.” Başımı salladım: “Evet… Belki de mutluluğu yanlış yerde arıyoruz.”

O akşam çocuklarla birlikte sahilde yürüdük. Elif deniz kabukları topladı, Can ise bana sarıldı: “Anne, burada olmaktan mutluyum.” O an içimde bir sıcaklık hissettim. Belki de mutluluk; planlarda, kusursuz otellerde ya da mükemmel anlarda değil… Birlikte geçirilen sade anlarda saklıydı.

Tatilin sonunda İstanbul’a dönerken arabada sessizlik vardı ama bu kez huzurluydu. Murat elimi tuttu ve fısıldadı: “Seninle her yerde mutluyum.” Gözlerim doldu ama bu kez mutluluktan.

Şimdi geriye dönüp bakınca soruyorum kendime: Gerçekten mutluluk dışarıda mı aranmalı? Yoksa en çok kaçtığımız yerde, kendi içimizde mi saklı?