Seçimini Yapmak: Bir Hayatın Kırılma Noktası
“Senin yerinde olsam, asla geri dönmezdim o kasabaya.” Zeynep’in sesi, Ankara’nın soğuk sabahında, kafeteryanın buğulu camının ardında yankılandı kulaklarımda. Ellerim titriyordu; bir yandan kahvemi karıştırıyor, bir yandan da gözlerimi yere dikmiştim. O an, annemin sabahları markete gitmeden önce yüzüme sürdüğü öpücükleri, babamın akşam eve sarhoş dönüp anneme bağırışlarını, kasabanın dar sokaklarında yankılanan dedikoduları düşündüm.
Zeynep’le ilk gün tanıştık üniversitede. O da benim gibi taşradan gelmişti ama onun ailesi daha varlıklıydı; babası emekli öğretmen, annesi ev hanımıydı. Benimse annem markette tezgahtardı, babam ise inşaatlarda çalışıyordu ve çoğu zaman eve içkili gelirdi. Zeynep’in saçları her zaman düzgün taranmış, kıyafetleri ütülü olurdu. Ben ise çoğu zaman annemin eski ceketlerini giyerdim. Yine de aramızda garip bir yakınlık oluştu; belki de ikimiz de ait olmadığımızı hissettiğimiz için.
İlk yıl boyunca her şeyi birlikte yaptık. Sınavlara birlikte çalıştık, gece yarısı simitçiden aldığımız simitleri paylaştık, birbirimizin omzunda ağladık. Ama ikinci yılın başında işler değişmeye başladı. Zeynep’in çevresi genişledi; öğrenci kulüplerinde aktif oldu, hocalarla yakınlaştı. Ben ise hâlâ kasabadan gelen telefonlara cevap vermekle, annemin “Kızım, baban bu gece yine geç geldi” diye ağlamalarını dinlemekle meşguldüm.
Bir gün yurtta odamda otururken telefonum çaldı. Annemdi. “Baban yine kavga çıkardı Elif,” dedi sesi titreyerek. “Komşular geldi ayırdı, ben çok yoruldum kızım.” O an içimde bir şeyler koptu. Ankara’da özgür olmaya çalışırken, kasabada annem her gün biraz daha eziliyordu. Zeynep odaya girdiğinde gözlerim yaşlıydı. “Yine mi?” dedi hafifçe burnunu kıvırarak. “Elif, senin bu aileyle uğraşman gerekmiyor artık. Bırak onları kendi hallerine.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Zeynep’in sözleri kulağımda çınladı. Gerçekten bırakmalı mıydım? Ama annem… O kadın bana yıllarca kol kanat germişti. Babamdan korumuştu. Şimdi onu yalnız bırakmak mıydı doğru olan?
Günler geçtikçe Zeynep’le aramızdaki mesafe büyüdü. O, şehirli arkadaşlarıyla kafelerde buluşuyor, yeni projelerde yer alıyor, hayata karışıyordu. Ben ise her akşam yurtta annemden gelecek bir telefonun korkusuyla yaşıyordum. Bir gün Zeynep’le tartıştık:
“Elif, sen kendini harcıyorsun! Senin burada bir geleceğin var, kasabada değil!”
“Sen anlamıyorsun Zeynep! Annemi bırakamam! O kadın benim için her şeyini feda etti!”
“Peki ya sen? Kendin için ne feda ediyorsun?”
O an sustum. Çünkü cevabını bilmiyordum.
Bir sabah yurtta kahvaltı yaparken telefonum çaldı. Komşumuz Ayşe teyze arıyordu. “Elif kızım, annen fenalaştı, hastaneye kaldırdık.” Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Hemen otobüse atlayıp kasabaya döndüm.
Hastane koridorunda saatlerce bekledim. Annem yorgun ve solgundu; doktorlar stres ve yorgunluktan tansiyonunun fırladığını söylediler. Babam ise hastanenin köşesinde sessizce oturuyordu; gözleri kan çanağı gibi, elleri titriyordu.
O gece annemin başında beklerken içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Babama bakıp bağırmak istedim: “Neden böyle oldun baba? Neden bizi bu hale getirdin?” Ama sadece sustum.
Ertesi gün annem biraz toparlanınca yanıma oturdu: “Kızım,” dedi ellerimi tutarak, “Senin burada kalmanı istemiyorum. Hayatını yaşa. Ben alışığım bu hayata.”
O an gözyaşlarımı tutamadım. “Anne, ben sensiz ne yaparım?”
“Sen güçlü bir kızsın Elif,” dedi gülümseyerek. “Benim gibi olma. Hayallerinin peşinden git.”
Kasabaya döndüğümde Zeynep’ten bir mesaj geldi: “Burada mısın? Konuşmamız lazım.” Ankara’ya döndüğümde onu parkta buldum. Gözleri doluydu.
“Elif,” dedi sessizce, “Sana haksızlık ettim biliyorum. Ama ben de korkuyorum biliyor musun? Ben de ailemin beklentilerinden kaçıyorum aslında.”
İlk defa Zeynep’in de kırılgan yanını gördüm o gün.
O günden sonra aramızdaki rekabet yerini anlayışa bıraktı ama yollarımız ayrıldı. Zeynep şehirde kaldı; ben ise mezun olduktan sonra kasabaya dönüp annemin yanında çalışmaya başladım. Babam bir süre sonra içkiyi bıraktı; belki de annemin hastalığı ona bir ders olmuştu.
Bazen geceleri Ankara’daki hayatımı düşünüyorum; özgürlüğüme kavuşmuşken geri dönmek zorunda kalışımı… Zeynep’in bana söylediği o cümle hâlâ aklımda: “Kendin için ne feda ediyorsun?”
Şimdi soruyorum size: Hayallerinizden vazgeçmek mi daha zor, yoksa sevdiklerinizi geride bırakmak mı? Siz olsanız hangisini seçerdiniz?