Babamın Ardından: Bir Vasiyet, Bir Yıkım

“Senin burada artık işin yok, Gülseren Hanım. Babamın vasiyeti açık.” Sesim titriyordu ama gözlerim kararlıydı. Gülseren Hanım, babamın ölümünden sonra evimize yerleşmiş, annemin eşyalarını bir bir kaldırmıştı. Annemin kokusu, kahkahası, hatta eski çaydanlığının sesi bile yok olmuştu bu evde. O an, babamın cenazesinden üç gün sonra, salonda karşılıklı otururken, içimdeki öfkeyi bastıramadım.

Oysa ben bu eve ilk geldiğimde, annemi kaybetmiş dokuz yaşında bir çocuktum. Annem Emine Hanım, mahallede herkesin saygı duyduğu, yardımsever bir kadındı. Babam ise, herkesin örnek gösterdiği bir öğretmendi. Annem hastalandığında, babamın gözlerindeki çaresizliği ilk kez görmüştüm. O günlerde babam bana sarılır, “Her şey geçecek kızım Elif,” derdi. Ama annem öldüğünde hiçbir şey geçmedi. Evimizdeki huzur da onunla birlikte göçüp gitmişti.

Yıllar geçti, ben büyüdüm. Babam ise değişti. Önce sessizleşti, sonra eve geç gelmeye başladı. Bir gün, babamın yanında Gülseren Hanım’ı gördüm. Mahallede dedikodular başlamıştı bile: “Ali Bey dul kaldı ya, yalnızlığa dayanamaz.” Oysa ben babamın yalnızlığına değil, annemin hatırasına sahip çıkmasını isterdim.

Babam öldüğünde, cenazede herkes bana başsağlığı diledi ama kimse Gülseren Hanım’a tek kelime etmedi. O ise başı dik, gözleri kupkuru bir şekilde yanımda durdu. Cenazeden sonra eve döndüğümüzde, babamın odasında onun eşyalarını toplarken buldum onu. “Burası artık benim de evim,” dedi sessizce. O an içimde bir şeyler koptu.

Babamın vasiyetini açtığımızda her şey daha da karıştı. Babam evin yarısını bana, diğer yarısını ise Gülseren Hanım’a bırakmıştı. Akrabalarımızdan biri fısıldadı: “Ali Bey’in aklı başında mıydı acaba?” Ama vasiyet resmiydi ve yapılacak bir şey yoktu.

O günden sonra ailem bana sırt çevirdi. Halamlar, “Babanın hatırasına saygısızlık ediyorsun,” dediler. Kuzenlerim arayıp sormaz oldu. Annemin kardeşi dayım ise açıkça bana kızdı: “Senin annenin kemikleri sızlıyordur Elif!”

Ama ben susmadım. Gülseren Hanım’a açıkça söyledim: “Bu evde annemin hatırası var. Senin burada kalmana izin veremem.” O ise bana acıyarak baktı: “Baban beni seviyordu Elif. Sen anlamazsın.”

Geceleri uyuyamaz oldum. Annemin eski günlüğünü buldum bir gece; satırlarında babama duyduğu sevgiyi ve korkularını yazmıştı: “Ali bazen çok uzaklaşıyor benden… Umarım yalnız kalmaz.” Annemin korkusu gerçek olmuştu ama ben de yalnız kalmıştım.

Bir gün Gülseren Hanım’ı mutfakta ağlarken buldum. “Ben de kaybettim Elif,” dedi. “Senin kadar olmasa da…” O an içimdeki öfke yerini yorgunluğa bıraktı ama yine de affedemedim.

Evdeki eşyaları ikiye böldük. Annemin çeyiz sandığını almak istedim ama Gülseren Hanım izin vermedi: “Ali bana hediye etmişti.” O sandığın içinde annemin gençlik fotoğrafları vardı; onları almak için yalvardım ama nafile.

Ailemin geri kalanı ise beni suçladı: “Keşke babanın hatırına biraz daha sabırlı olsaydın.” Ama kimse benim içimdeki yangını anlamıyordu. Herkes kendi çıkarını düşünüyordu aslında; miras paylaşımı için arayanlar bile oldu.

Bir gece rüyamda annemi gördüm; bana sarıldı ve “Kızım, güçlü ol,” dedi. O sabah uyandığımda kararımı verdim: Bu evde ne Gülseren Hanım’a ne de geçmişin gölgesine yer yoktu artık.

Gülseren Hanım evi terk ettiğinde arkasından bakmadım bile. Ama o günden sonra ev bomboş geldi bana. Ailemin çoğu benimle konuşmaz oldu; halamlar düğünlere çağırmadı, dayım telefonlarıma çıkmadı.

Şimdi bu satırları yazarken düşünüyorum: Bir insan hem annesini hem babasını hem de ailesini kaybedince geriye ne kalır? Bazen diyorum ki; acaba doğru mu yaptım? Yoksa herkes gibi susup kabullenmeli miydim?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Ailenizin hatırası için savaşır mıydınız yoksa yalnız kalmayı göze alır mıydınız?