Babam Kim?
“Babam kim?” diye bağırdım annemin yüzüne, gözlerimden yaşlar süzülürken. O an mutfakta, akşam yemeği için soğan doğrarken elleri titredi, bıçağı tezgâha bıraktı. Annem bana hiç böyle bakmamıştı; gözlerinde hem korku hem de yıllardır sakladığı bir sırrın ağırlığı vardı. “Zeynep, bu konuyu konuşmak istemiyorum,” dedi titrek bir sesle. Ama ben artık susmak istemiyordum. Yirmi iki yaşındaydım ve hayatım boyunca mahalledeki herkesin fısıltılarıyla, okulda arkadaşlarımın imalı bakışlarıyla büyümüştüm. Herkesin babası vardı, benimse sadece annem ve bir sürü cevapsız sorum.
Çocukken, okuldan eve dönerken mahalledeki kadınların arkamdan konuştuğunu hissederdim. “Yazık kıza, babası kim belli değil,” derlerdi. Annem ise her zaman başını dik tutar, bana sarılır ve “Sen benim her şeyimsin,” derdi. Ama o sarılışlarda bile bir eksiklik vardı; sanki ikimiz de bir şeylerin eksik olduğunu biliyorduk ama adını koyamıyorduk.
Bir gün, en yakın arkadaşım Elif’le sahilde otururken konu yine babama geldi. “Zeynep, hiç merak etmiyor musun? Belki de annen seni korumak için anlatmıyordur,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. “Artık bilmek istiyorum Elif. Kimliğimi tamamlamak istiyorum,” dedim. O gece annemin odasına girdim, yatağının ucuna oturdum ve ona tekrar sordum: “Anne, lütfen bana doğruyu söyle. Babam kim?”
Annem derin bir nefes aldı, gözleri doldu. “Zeynep, ben gençken çok hata yaptım. Senin baban… O evliydi. Ben onun ikinci kadınıydım. Seni doğurduğumda o çoktan başka bir şehirdeydi.” Sözleri beynimde yankılandı. “Yani… Beni hiç mi görmek istemedi?” diye sordum hıçkırarak. Annem başını eğdi: “Beni ve seni korumak için uzak durduğunu söyledi. Ama ben de gururuma yediremedim, seni tek başıma büyütmeye karar verdim.”
O gece sabaha kadar ağladım. Anneme kızgındım ama onu da anlamaya çalışıyordum. Ertesi gün işe gitmek için evden çıkarken kapıda komşumuz Ayşe Teyze’yle karşılaştım. Yüzüme dikkatlice baktı, sonra usulca sordu: “Kızım iyi misin? Dün gece sesler geliyordu.” Bir an duraksadım, sonra başımı salladım: “İyiyim Ayşe Teyze.” Ama içimde fırtınalar kopuyordu.
İş yerinde de kendimi toparlayamadım. Patronum Mehmet Bey, “Zeynep Hanım, bugün biraz dalgınsınız,” dediğinde gözlerim doldu. “Biraz ailevi sorunlar var,” dedim kısık sesle. O an herkesin bir ailesi olduğunu düşündüm; eksik ya da tam, ama en azından bildikleri bir gerçekleri vardı.
Akşam eve döndüğümde annem salonda oturuyordu, elinde eski bir fotoğraf albümüyle. Yanına oturdum, albümü açtı. İçinde genç bir adamın fotoğrafı vardı; annemin yanında gülümseyen biri. “Bu mu?” diye sordum titreyen parmağımla fotoğrafı işaret ederek. Annem başını salladı: “Evet, bu senin baban.” Fotoğrafa uzun uzun baktım; burnum ona benziyordu, gözlerim de aynıydı.
O günden sonra içimdeki boşluk biraz olsun dolmuştu ama yine de babamla tanışmak istiyordum. Anneme sordum: “Onunla görüşebilir miyim?” Annem endişeyle bana baktı: “Zeynep, onun başka bir ailesi var. Seni kabul eder mi bilmiyorum.” Ama ben kararlıydım.
Bir hafta boyunca babamın izini sürdüm; eski arkadaşlarından, annemin anlattıklarından yola çıkarak sonunda onun İzmir’de yaşadığını öğrendim. Bir sabah trene atlayıp İzmir’e gittim. Elimde sadece bir adres ve yüreğimde binlerce soru vardı.
Kapısını çaldığımda karşıma orta yaşlı bir adam çıktı; gözleri benimkine benziyordu. “Buyurun?” dedi şaşkınlıkla. “Ben… Ben Zeynep,” dedim titreyen sesimle. Adam bir an durdu, sonra gözleri doldu: “Sen… Sen benim kızım mısın?” Başımı salladım, gözyaşlarımı tutamadan.
Beni içeri davet etti ama ortam çok gergindi. Evin içinde başka çocukların sesleri geliyordu; belli ki yeni bir ailesi vardı. Bana çay ikram etti, karşılıklı oturduk. “Baban olduğunu biliyordum ama… Annenle aramızda çok şey oldu Zeynep,” dedi suçlulukla.
“Beni neden hiç aramadın?” diye sordum öfkeyle. Gözlerini kaçırdı: “Korktum… Hem kendi ailemden hem de seni incitmekten korktum.” O an içimdeki öfke yerini hüzne bıraktı.
İzmir’den dönerken kafam karmakarışıktı. Babamla tanışmıştım ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Anneme sarıldığımda ikimiz de ağladık; yılların yükü omuzlarımızdan kalkmış gibiydi ama yine de içimizde derin yaralar kalmıştı.
Şimdi düşünüyorum da; aile olmak sadece kan bağıyla mı olur? Yoksa birlikte yaşanan acılar ve paylaşılan sırlarla mı? Sizce aileyi aile yapan nedir? Ben hâlâ cevabımı arıyorum…