Bir Bavul Umut: Dönüş Yolunda Kaybolan Hayaller

“Yine mi geç kaldın, Oğuz?” Annemin sesi, mutfağın kapısından sızan soğuk hava gibi içime işledi. Kapının önünde, elimde bavulumla öylece kalakaldım. İstanbul’dan köye dönerken, yol boyunca kafamda kurduğum konuşmaların hiçbiri şimdiye uymuyordu. Annem, elleri unlu, gözleri dolu dolu bana bakıyordu. “Otobüs rötar yaptı, anne,” dedim kısık bir sesle. Yalan söylemekten nefret ederdim ama bu sefer gerçek buydu. Asıl geç kalan ben değildim; yıllardır bir türlü dönmeyen bendim.

İki yıl önce üniversiteyi kazandığımda, köydeki herkes bana imrenerek bakmıştı. Babam gururla herkese anlatıyordu: “Oğlumuz mühendis olacak!” Annem ise her telefon konuşmasında “Ne zaman geleceksin?” diye soruyordu. İlk sene her tatilde döndüm; annem sarmalar sardı, babam eski hikâyelerini anlattı. Ama zamanla köy bana dar gelmeye başladı. Arkadaşlarımın çoğu başka şehirlere dağılmıştı, çocukluk anılarımın geçtiği sokaklar sessizleşmişti. İstanbul’un kalabalığına, gürültüsüne alışınca köyün sessizliği boğucu geliyordu.

Bu sefer dönüşümün sebebi başkaydı. Babam hastaydı. Annem telefonda ağlayarak “Oğuz, baban seni çok özledi,” dediğinde içimde bir şeyler kırıldı. İş yerinden izin aldım, bavulumu topladım ve yola çıktım. Otobüs camından dışarı bakarken, çocukluğumun geçtiği tarlaları izledim. Her şey aynıydı; sadece ben değişmiştim.

Eve girdiğimde babam sedirde oturuyordu. Yüzü solgun, gözleri yorgundu. “Hoş geldin oğlum,” dedi zoraki bir gülümsemeyle. Yanına oturdum, elini tuttum. “İyi misin baba?” dedim. Gözlerini kaçırdı. “İyiyim oğlum, iyiyim… Sen nasılsın? İşlerin nasıl?”

İstanbul’daki hayatımı anlatmaya başladım; işteki yoğunluğu, ev arkadaşlarımla yaşadığım komik anları… Ama babamın gözleri dalıp gidiyordu. Annem ise mutfakta harıl harıl yemek hazırlıyordu. Sofraya oturduğumuzda annem önüme tabak tabak yemek koydu. “Bak, senin en sevdiğin patatesli börekten yaptım,” dedi gururla. Bir lokma aldım ama boğazımdan geçmedi.

Yemekten sonra babam odasına çekildi. Annemle baş başa kaldık. Gözleriyle beni süzdü, yüzünde kırgın bir ifade vardı. “Oğuz,” dedi usulca, “Baban çok hasta… Doktorlar umut vermiyor.”

Bir anda içimde bir boşluk oluştu. İstanbul’da kurduğum hayat gözümde küçüldü; burada ise her şey daha ağır ve gerçekti. Annem devam etti: “Sen gidince ev çok sessiz oluyor. Baban her gün seni soruyor.”

O gece odamda uyuyamadım. Tavanı izlerken çocukluğumun sesleri kulağımda çınladı: Babamın tarlada bana bağırışı, annemin mutfakta şarkı söyleyişi… İstanbul’da ne kadar başarılı olursam olayım, burada hep eksik kalıyordum.

Ertesi gün köyde dolaşmaya çıktım. Komşular beni görünce “Oğuz gelmiş!” diye sevindiler ama hemen ardından “İstanbul’da hayat nasıl? Orada kalacak mısın?” diye sordular. Herkesin beklentisi farklıydı: Kimisi dönmemi isterken kimisi “Buralarda iş mi var?” diyordu.

Akşam babamla konuşmak istedim. Yanına oturdum, “Baba, ister misin burada kalayım? Sana yardım edeyim,” dedim. Babam başını salladı: “Senin yerin burada değil oğlum… Sen büyük adam olacaksın.”

Ama annem başka düşünüyordu. O gece mutfakta bulaşık yıkarken yanıma geldi: “Oğuz, sen gidince ben ne yapacağım? Baban da yok olursa… Yalnız kalmak istemiyorum.”

İçimde ikiye bölündüm: Bir yanım İstanbul’daki özgürlüğümü, hayallerimi bırakmak istemiyordu; diğer yanım ise ailemin yanında kalıp onlara destek olmak istiyordu.

Babam birkaç hafta sonra hastaneye kaldırıldı. Yanında kaldım; annemle birlikte sabahlara kadar başında bekledik. Bir gece babam elimi tuttu: “Oğlum,” dedi zor nefeslerle, “Hayat kısa… Kendini unutma ama aileni de unutma.”

Babamı kaybettikten sonra annem iyice içine kapandı. İstanbul’a dönmem gerektiğinde annem kapıda ağladı: “Beni bırakma Oğuz…”

Otobüse binerken arkamdan bakan annemin gözleri aklımdan hiç çıkmadı. İstanbul’a döndüğümde hiçbir şey eskisi gibi olmadı; işteki başarılarım anlamsızlaştı, arkadaşlarımın şakaları boş geldi.

Her gece kendime aynı soruyu sordum: Doğru olan neydi? Kendi hayatımı mı yaşamalıydım yoksa ailemin yanında mı kalmalıydım?

Şimdi bu satırları yazarken hâlâ karar veremedim. Siz olsanız ne yapardınız? Hayalleriniz için ailenizi geride bırakabilir miydiniz?