Bir Babayı Kaybetmek: Üçüncü Katın Sessizliği

“Emir! Emir neredesin oğlum?” diye bağırdım, sesim apartmanın boşluğunda yankılandı. Poşetler elimden kayıp yere düştü, patatesler yuvarlandı, domatesler ezildi. Üçüncü katın soğuk merdivenlerinde dizlerimin bağı çözüldü. Komşu Ayşe Abla kapısını araladı, gözleriyle beni süzdü: “Eda, yine mi? Belki de arkadaşındadır çocuk.”

Ama ben biliyordum, Emir hiçbir zaman habersiz gitmezdi. Onunla her akşam okuldan dönerken bu merdivenleri sayardık: “Bir, iki, üç…” Şimdi ise her basamakta içimde bir eksiklik yankılanıyordu. O gün, Emir’in kaybolduğu gün, hava da tıpkı şimdi olduğu gibi ağır ve kasvetliydi. O sabah kahvaltıda bana sarılmıştı: “Anne, bugün bana okuldan sonra dondurma alır mısın?” demişti. Gözlerindeki ışıltı hâlâ aklımda.

O günden beri hayatım bir kabusa döndü. Polisler geldi, sorular sordular. “En son nerede gördünüz? Kiminle konuştu?” Her seferinde aynı cevabı verdim: “Okulun önünde bıraktım. Her zamanki gibi.” Ama içimde bir ses, bir şeylerin yanlış olduğunu fısıldıyordu. Kocam Murat ise suskunluğa gömülmüştü. Akşamları eve geç geliyor, bana bakmadan odasına çekiliyordu. Bir gece, mutfakta karşılaştık. Gözleri kan çanağı gibiydi.

“Eda,” dedi boğuk bir sesle, “Senin yüzünden oldu bu. Oğlumuzu koruyamadın.”

O an içimde bir şeyler koptu. Suçluluk duygusu boğazımı sıktı. Oysa ben de her anne gibi sadece çocuğumu korumak istemiştim. Ama Murat’ın sözleriyle iyice yalnızlaştım. Annem aradı sık sık: “Kızım, kendini suçlama. Allah büyüktür.” Ama annemin tesellileri de yetmiyordu artık.

Günler geçti, haftalar geçti. Emir’den hâlâ haber yoktu. Polisler umudu kesmiş gibiydi ama ben her sabah onun odasını topladım, yatağını düzelttim, oyuncak ayısını kokladım. Bir gün, Emir’in en sevdiği mavi montunu elime aldığımda cebinden küçük bir not buldum: “Anne, bazen çok üzgün oluyorsun. Ben seni hep güldürmek istiyorum.”

O notu okurken gözyaşlarım sel oldu aktı. Oğlumun bana yazdığı son satırlar…

Bir akşamüstü kapı çaldı. Kapıyı açtığımda karşımdaki adam sivil polisti. “Eda Hanım,” dedi yavaşça, “Bir gelişme var.” Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Ama adamın yüzündeki ifade umut vermiyordu.

“Maalesef…” dedi ve sustu.

O an dünya başıma yıkıldı sandım. Dizlerimin üstüne çöktüm, ellerimle yüzümü kapattım. Murat arkamdan geldi, ilk defa bana sarıldı ve birlikte ağladık.

Cenaze günü bütün mahalle oradaydı. Komşular, akrabalar… Herkes başsağlığı diledi ama kimse acımı hafifletmedi. Emir’in küçük tabutunu gördüğümde içimden bir parça koptu gitti. O günden sonra Murat’la aramızdaki mesafe daha da büyüdü. O suskunlaştı, ben ise her gece oğlumun odasında onun kokusunu aradım.

Bir gün Murat valizini topladı. “Dayanamıyorum artık,” dedi ve kapıyı çekip gitti. Annem yanıma taşındı ama evin sessizliği hiç değişmedi.

Aylar geçti… Hayat devam etti ama ben hep aynı yerde kaldım; üçüncü katın merdivenlerinde, Emir’in adımlarını bekleyerek… Bir gün posta kutusunda bir mektup buldum. Üzerinde sadece “Anne” yazıyordu. İçinde Emir’in okuldan arkadaşı Zeynep’in annesinin yazdığı bir not vardı:

“Eda Hanım, sizi suçlamak istemem ama o gün Emir’in yanında başka bir çocuk daha vardı. Belki polislere tekrar anlatmak istersiniz.”

O an içimde bir umut kıvılcımı yandı. Hemen karakola gittim, yeni bilgiyi verdim ama polisler ilgisizdi: “Dosya kapandı Eda Hanım.”

O gece uyuyamadım. Sabah ezanında camdan dışarı bakarken kendi kendime sordum: “Acaba daha fazlasını yapabilir miydim? Emir’i koruyabilir miydim?”

Hayat bazen insanı öyle bir noktaya getiriyor ki; ne geçmişe dönebiliyorsun ne de geleceğe bakabiliyorsun… Şimdi size soruyorum: Bir anne olarak siz olsaydınız ne yapardınız? Suçluluk duygusuyla yaşamak mı daha zor, yoksa umutla beklemek mi?