Babamın Gölgesinde: Bir Kayıp, Bir Umut

“Neden hâlâ dönmedi baba? Neden?” diye içimden haykırırken, elimdeki poşetlerin ağırlığıyla üçüncü katın son basamağına tırmandım. Kapının önünde, anahtarı bulmaya çalışırken annemin içeriden gelen boğuk sesiyle irkildim:

– Elif, yine mi geç kaldın? Akşam ezanı okunmak üzere!

Cevap vermedim. Poşetleri yere bırakıp anahtarı çevirdim. Kapı açılır açılmaz annemin gözleriyle karşılaştım; yorgun, kızgın ve bir o kadar da umutsuz bakıyordu. Babam kaybolalı tam altı ay olmuştu. O günden beri evimizde ne bir kahkaha duyuldu, ne de bir huzur kaldı.

Babam, Mahmut Bey, mahallede herkesin saygı duyduğu bir adamdı. Belediyede çalışırdı; işten eve dönerken elinde mutlaka bana ya bir çikolata ya da küçük bir oyuncak getirirdi. Annemle aralarında zaman zaman tartışmalar olurdu ama babam her defasında gönlünü almayı bilirdi. O gece ise her şey değişti.

O gece… Annemle babam mutfakta hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. Ben odama kapanmış, sınavlara çalışıyordum. Birden annemin sesi yükseldi:

– Mahmut, yeter artık! Bu borçlar nasıl ödenecek? Kızın üniversiteye gidecek, ben daha fazla çalışamam!

Babamın sesi ise her zamanki gibi sakindi:

– Elif’in geleceği için elimden geleni yapacağım. Merak etme.

Sonra kapı çarptı. Babam montunu aldı ve çıktı. O gidiş, son gidişi oldu.

O günden sonra annemle aramızda görünmez bir duvar örüldü. Annem bana bakarken sanki babamı görüyormuş gibi bakıyordu; suçluluk, öfke ve çaresizlik karışımı bir bakış… Ben ise her sabah babamın döneceği umuduyla uyanıyordum.

Bir gün okuldan eve dönerken mahalledeki bakkal Ahmet Amca beni durdurdu:

– Elif kızım, babandan haber var mı?

Başımı iki yana salladım.

– O iyi adamdı… Allah yardımcınız olsun.

Bu cümleleri o kadar çok duymuştum ki artık hiçbir anlamı kalmamıştı. Herkesin gözünde biz acınacak bir aileydik artık.

Evde ise annemle konuşmalarımız giderek azaldı. Akşam yemeklerinde sessizce oturuyor, tabağımızdakileri karıştırıp kalkıyorduk. Bir gece dayanamadım:

– Anne… Sence babam geri dönecek mi?

Annemin gözleri doldu, ama ağlamadı. Sadece başını çevirdi ve pencereye baktı:

– Bilmiyorum Elif. Bilmiyorum…

O an anladım ki annem de en az benim kadar çaresizdi.

Bir sabah kapı çaldı. Polisler gelmişti. Babamın kaybolduğu geceyle ilgili yeni bir bilgi bulmuşlardı. Annemle birlikte karakola gittik. Polis memuru Hasan Bey dosyayı açtı:

– Mahmut Bey’in telefon sinyali son olarak şehir dışındaki eski fabrikada tespit edilmiş. Orada arama yaptık ama bir iz bulamadık.

Annemin elleri titriyordu. Ben ise içimde garip bir umut hissettim; belki de babam hâlâ yaşıyordu.

O günden sonra her hafta o fabrikaya gittim. Babamın izini aradım; duvarlara dokundum, yerdeki taşları çevirdim, belki bir işaret bulurum diye… Ama hiçbir şey yoktu.

Bir akşam eve döndüğümde annem beni bekliyordu. Masanın üzerinde eski bir defter vardı. Babamın günlüğüymüş meğer… Annem bana uzattı:

– Belki bazı sorularına cevap bulursun.

Günlüğü açtım; ilk sayfada şu yazıyordu:

“Her baba kızına umut bırakmalı. Benim umudum Elif.”

Gözyaşlarımı tutamadım. Babam bana hiç söylemediği şeyleri bu deftere yazmıştı; borçlarından, korkularından, ama en çok da bana olan sevgisinden bahsetmişti.

O gece annemle ilk kez uzun uzun konuştuk. Babamın yokluğunda birbirimize ne kadar yabancılaştığımızı fark ettik. Annem ağladı, ben ağladım… Sonra birbirimize sarıldık.

Aylar geçti. Babamdan hâlâ haber yoktu ama artık annemle birlikte hayatı yeniden kurmaya başladık. Ben üniversite sınavını kazandım; annem iş buldu. Evimizde yavaş yavaş eski neşemiz geri gelmeye başladı.

Ama her gece yatmadan önce babamın günlüğünü okuyorum. Onun bana bıraktığı umutla yaşıyorum.

Bazen düşünüyorum: Bir insan kaybolunca geride kalanlar nasıl yaşar? Bir baba gerçekten kaybolur mu, yoksa sevgisiyle hep bizimle mi kalır?

Sizce, kaybolan birinin ardından hayat yeniden kurulabilir mi? Yoksa bazı yaralar hiç kapanmaz mı?