Gözyaşlarıyla Başlayan Bir Sabah: Anneme Veda
“Anne, lütfen… Bunu yapma!” diye haykırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Annem, gözlerini benden kaçırıyordu. O sabah, İstanbul’un gri gökyüzüyle yarışan bir kasvet vardı içimde. Taksinin arka koltuğunda, kucağımda altı aylık kızımla, annemin verdiği kararı sorguluyordum: Beni, kendi çocuğumu bırakmaya zorluyordu.
“Zeynep, başka çaren yok,” dedi annem, sesi titrek ama kararlıydı. “Baban duyarsa… O askerdeyken böyle bir şeyin ortaya çıkmasına izin veremem. Mahallede adımız çıkar. Hem daha çok gençsin, hayatın mahvolmasın.”
O an, içimdeki fırtına dışarıdaki yağmurdan daha şiddetliydi. Kızımın minik elleri parmağıma sarılmıştı, sanki bırakmamam için yalvarıyordu. Ama annem… Annem, kendi korkularının esiri olmuştu. Babamın şerefini, mahalle dedikodusunu, komşuların bakışlarını benden ve torunundan daha çok önemsiyordu.
Taksi, çocuk yuvasının önünde durdu. Yağmur damlaları cama vuruyor, sanki gökyüzü de benimle ağlıyordu. Annem kapıyı açtı, “Hadi Zeynep,” dedi. “Bunu yapmazsan, eve dönemezsin.”
İçimdeki isyanı bastırmaya çalışarak indim arabadan. Kapıda bizi bekleyen görevli kadın bana acıyan gözlerle baktı. “İsminiz?” diye sordu.
“Zeynep Yıldız,” dedim kısık sesle. “Bu… Bu benim kızım.”
Kızımı kucağımdan almak için uzandığında, ellerim titredi. “Lütfen… Ona iyi bakın,” diyebildim sadece.
O an, hayatım ikiye bölündü: Öncesi ve sonrası. O sabah annemin yanında susup da kızımı bırakırken içimde bir şey öldü. Eve döndüğümüzde annem hiçbir şey olmamış gibi mutfağa geçti, çay koydu. Ben ise odamda saatlerce ağladım.
Günler geçti, aylar geçti… Babam askerden döndü. Annemle aralarında fısıldaşmalar oldu ama bana hiçbir şey sormadı. Sanki o sabah hiç yaşanmamış gibi davranıyorlardı. Ama ben her gece kızımın kokusunu, sıcaklığını özleyerek uyuyordum.
Bir gün mahalledeki Ayşe Abla yanıma yaklaştı: “Zeynep, senin bir derdin var ama anlatmıyorsun,” dedi. Gözlerim doldu ama anlatamadım. Çünkü biliyordum ki bu mahallede kadınlar konuşmazdı; sırlar yutulur, acılar içe atılırdı.
Yıllar geçti… Üniversiteyi kazandım, başka bir şehre taşındım. Ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Her anneler gününde, her doğum gününde kızımı düşündüm. Acaba iyi mi? Acaba beni hatırlıyor mu? Bir gün beni affeder mi?
Bir gece annemi aradım: “Anne, neden yaptın bunu?” dedim ağlayarak.
“Zeynep,” dedi annem sessizce, “Ben de her gece dua ediyorum. Belki bir gün torunumu görürüm diye… Ama o zaman korktum. Babanı kaybetmekten korktum. Senden utanmadım ama korktum.”
O an annemin de bir kurban olduğunu anladım; toplumun, geleneklerin ve erkek egemenliğinin kurbanıydı o da.
Yıllar sonra İstanbul’a döndüğümde ilk işim çocuk yuvasına gitmek oldu. Kapıda yaşlı bir görevli kadın beni tanıdı: “Sen Zeynep değil misin? Kızın burada büyüdü… Şimdi başka bir aileyle yaşıyor.”
Dizlerimin bağı çözüldü. “Onu görebilir miyim?” dedim.
Kadın başını salladı: “Ailesiyle konuşmamız lazım.”
Günlerce bekledim. Sonunda bana bir adres verdiler. Kapıyı çaldığımda karşıma orta yaşlı bir kadın çıktı: “Buyurun?”
“Ben… Ben Zeynep,” dedim titreyerek. “Kızınız… Yani benim kızım…”
Kadın gözlerime baktı: “Biliyorum,” dedi yumuşakça. “Ona her şeyi anlattık.”
Kızım kapının arkasından çıktı; on altı yaşında genç bir kızdı artık. Gözlerinde bana ait bir şeyler vardı.
“Merhaba,” dedi utangaçça.
“Merhaba,” dedim ben de gözyaşlarımla boğuşarak.
Birlikte yürüyüşe çıktık o gün. Sessizce yürüdük uzun süre. Sonra bana döndü: “Neden bıraktın beni?”
Cevap veremedim önce; kelimeler boğazımda düğümlendi.
“Bazen,” dedim sonunda, “insanlar sevdiklerini korumak isterken en çok onları yaralar.”
Kızım başını salladı; gözlerinde öfke yoktu, sadece hüzün vardı.
Şimdi bazen buluşuyoruz; aramızda kırık dökük bir bağ var ama yine de umut var.
Bazen düşünüyorum: Bir annenin sevgisiyle toplumsal baskılar arasında sıkışıp kalmak ne demek? Siz olsaydınız ne yapardınız? Gerçekten affedilebilir miyim?