Aynı Çatının Altında Farklı Hayatlar: Bir Sabahın Sessiz Çığlığı
— Cem, kalksana! Geç kalacaksın yine! Saat kaçta çıkacaksın, söyle bari! Cem…
Yorganın altından sadece bir el çıktı, bana doğru sallandı. “Daha erken, bırak uyuyayım,” dedi boğuk bir sesle. O an içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Saat sabah yediydi. Cumartesi sabahı. Herkesin uyuduğu, sokakların sessizliğe gömüldüğü o saatlerde ben yine ayaktaydım. Neden mi? Çünkü içimdeki huzursuzluk, beni her sabah erkenden uyandırıyordu artık.
Mutfakta çaydanlığın altını yakarken kendi kendime söylendim: “Ne diye bu kadar erken kalktım ki? Bugün iş yok, çocuklar büyüdü, evde benden başka kimse yok gibi zaten…” Ocağın başında beklerken, geçen yılları düşündüm. Cem’le evlendiğimizde ne kadar mutluyduk. O zamanlar hayallerimiz vardı, birlikte kurduğumuz bir dünya… Şimdi ise aynı evde iki yabancı gibiydik.
Cem’in telefonu mutfak masasında duruyordu. Ekranında bir bildirim yanıp söndü: “Toplantı 10:00’da.” Yine iş, yine iş… Son zamanlarda eve geldiğinde bile gözleri sürekli telefondaydı. Benimle konuşmaz, çocuklarla ilgilenmez olmuştu. Bir keresinde ona sormuştum:
— Cem, neden artık bana bakmıyorsun?
Başını kaldırmadan cevap vermişti:
— Eda, lütfen… Yorgunum. Bütün gün işteyim zaten.
O an içimde bir boşluk oluşmuştu. Sanki görünmez olmuştum. O günden sonra ona bir daha aynı soruyu sormadım.
Çaydanlığı ocaktan aldım, iki bardak çay koydum. Birini Cem’in yanına götürdüm. Yatak odasının kapısını araladım.
— Çayını getirdim.
Cem gözlerini araladı, bana bakmadan:
— Sağ ol, bırak şuraya.
Bardağı komodinin üzerine koydum. Kapıyı kapatırken içimde bir öfke kabardı. Neden bu kadar uzaklaştık? Nerede yanlış yaptık? Belki de sorun bende diye düşündüm. Belki de fazla fedakârdım, fazla sessizdim.
Kızım Zeynep’in odasına yöneldim. Kapıyı tıklattım.
— Anne, daha sabah! Ne olur biraz daha uyuyayım…
Gülümsedim. Zeynep on altı yaşında, ergenliğin tam ortasında bir fırtına gibi… Onunla konuşmak da zor artık. Odasına girdiğimde duvarlarda asılı posterlere gözüm takıldı. Kendi gençliğimi hatırladım. Ben de anneme böyle davranır mıydım acaba?
— Zeynep, kahvaltı hazırlıyorum. İster misin?
— İstemem anne, sonra yerim.
Kapıyı kapattım. O an kendimi bu evde fazlalık gibi hissettim. Ne Cem’in ne de Zeynep’in bana ihtiyacı vardı sanki…
Salona geçtim, televizyonu açtım ama hiçbir şey izleyesim yoktu. Elime aldığım dergiyi sayfalarını çevirdim ama okuduğum hiçbir şeyi anlamadım. İçimde bir boşluk vardı; doldurulamayan bir boşluk…
Birden annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Evlilik sabır ister kızım… Herkesin derdi var, sen de sabret.” Ama ben ne zamana kadar sabredecektim? Kendi hayatımı ne zaman yaşayacaktım?
Telefonum çaldı. Arayan ablamdı.
— Eda, nasılsın canım?
— İyiyim abla… Yani… Bilmiyorum aslında.
Ablam sesimdeki kırgınlığı hemen anladı.
— Yine mi Cem’le tartıştınız?
— Tartışmadık ki… Hiçbir şey konuşmuyoruz artık. Sanki evde yokum gibi hissediyorum.
Ablam derin bir nefes aldı.
— Eda, kendini bu kadar harcama. Biraz da kendi hayatını yaşa. Bak ben kursa başladım geçen hafta, resim yapıyorum artık.
Ablamın sesi bana umut verdi ama aynı zamanda içimde bir kıskançlık uyandırdı. O kendi yolunu bulmuştu; ben ise hâlâ aynı yerde sayıyordum.
Telefonu kapattıktan sonra mutfağa döndüm. Kahvaltı masasını hazırladım ama kimse gelmedi. Cem toplantıya yetişmek için aceleyle çıktı; Zeynep ise odasından çıkmadı bile. Masada tek başıma oturdum. Yumurtaya uzandım ama boğazımdan geçmedi.
O an karar verdim: Artık değişmeliydim. Kendi hayatımı kurmalıydım. Belki de bir kursa yazılırdım ben de; belki de eski arkadaşlarımla buluşurdum…
O gün öğleden sonra dışarı çıktım. Uzun zamandır gitmediğim sahil yolunda yürüdüm. Deniz kokusu içime doldu; martıların sesiyle biraz olsun rahatladım. Bankta otururken yanımdaki yaşlı kadın bana gülümsedi.
— Yalnız mısınız kızım?
Başımı salladım.
— Yalnızlık bazen iyidir, dedi kadın. Kendi sesini duyarsın.
O an gözlerim doldu; ağlamak istedim ama tutundum kendime.
Eve döndüğümde Zeynep salondaydı.
— Anne, nereye gittin?
Şaşırdım; ilk defa bana böyle sorduğunu duydum.
— Biraz yürüyüş yaptım kızım.
Zeynep yanıma oturdu; başını omzuma yasladı.
— Ben de bazen yalnız hissediyorum anne…
O an anladım ki yalnızlık sadece bana ait değildi; bu evde herkes kendi yalnızlığını yaşıyordu.
Akşam Cem eve geldiğinde ona baktım; ilk defa yıllar sonra gözlerinin içine baktım.
— Cem, konuşmamız lazım.
Cem şaşırdı; alışık değildi böyle direkt konuşmama.
— Ne oldu Eda?
— Böyle devam edemeyiz Cem… Bu evde herkes yalnız; birbirimize yabancı olduk artık.
Cem başını önüne eğdi; uzun süre sessiz kaldı.
— Haklısın Eda… Ben de yoruldum aslında…
O gece uzun uzun konuştuk; yıllardır söyleyemediklerimizi söyledik birbirimize. Belki her şey hemen düzelmeyecekti ama en azından ilk adımı atmıştık.
Şimdi düşünüyorum da; insan bazen en yakınındakine en uzak olabiliyor mu gerçekten? Sizce de aile olmak sadece aynı evde yaşamak mı? Yoksa birbirimizin sesini duymak mı önemli olan?