Bulutların Ardında Kalan Hayaller: Bir Kadının Kırılma Noktası
“Ne olur, bir kez olsun bana doğruyu söyle!” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Telefonun diğer ucunda sessizlik vardı; Mehmet’in nefesini bile duyamıyordum. Oğlumun üniversiteye başladığı gün, yıllardır içimde biriktirdiğim umutla, evliliğimizin yeniden başlayacağına inanmıştım. Ama şimdi, Ankara Otogarı’nda elimde bavulum, gözlerimden süzülen yaşlarla, hayatımın en büyük kırılmasının eşiğindeydim.
Her şey, oğlum Baran’ın İstanbul’daki üniversiteye kaydını yaptırmamızla başladı. O gün, Baran’ın gözlerinde hem korku hem de heyecan vardı. “Anne, sen olmadan ne yapacağım?” diye sorduğunda, ona sarılıp “Sen artık büyüdün oğlum, kendi yolunu çizeceksin,” dedim. İçimden ise, yıllardır ayrı kaldığım eşim Mehmet’le nihayet bir araya geleceğimiz için tarifsiz bir sevinç vardı. Baran’ı yurda yerleştirir yerleştirmez, Ankara’ya Mehmet’in yanına gitmek için bilet aldım. Onca yıl boyunca, onun işinin peşinden şehir şehir dolaşmış, sonunda Baran’ın eğitimi için memlekette kalmaya karar vermiştik. Mehmet ise Ankara’da çalışmaya devam etmişti. Her yaz tatilinde kısa süreliğine bir araya gelmiş, ama hiçbir zaman tam anlamıyla bir aile olamamıştık.
Otobüs yolculuğu boyunca aklımda binbir düşünce vardı. Mehmet’le yeniden başlamak, birlikte yaşlanmak… Hayatımızın ikinci baharını yaşayacağımıza inanıyordum. Ankara’ya vardığımda, içimde kelebekler uçuşuyordu. Ama Mehmet beni karşılamaya gelmemişti. Telefonunu defalarca aradım, açmadı. Bir taksiye atlayıp evimize gittim. Kapıyı açan genç kadınla göz göze geldiğimde, dünyam başıma yıkıldı.
“Buyurun?” dedi kadın şaşkınlıkla.
“Ben… Ben Mehmet’in eşiyim,” dedim titrek bir sesle.
Kadının gözleri büyüdü. “Mehmet Bey şu an evde yok… Siz kimsiniz dediniz?”
O an içimde bir şeyler koptu. Evin salonuna adım attığımda, duvarda asılı olan aile fotoğrafımızın yerinde başka bir çerçeve vardı; içinde Mehmet ve bu kadın gülümseyerek poz vermişlerdi. Dizlerimin bağı çözüldü, yere çöküp ağlamaya başladım.
Bir süre sonra Mehmet geldi. Yüzünde suçluluk ve şaşkınlık karışımı bir ifade vardı. “Zehra… Sen… Burada ne işin var?”
“Ne işim mi var? Yıllardır seni bekledim! Baran’ı büyüttüm, tek başıma her şeye göğüs gerdim! Şimdi oğlum üniversiteye başladı diye geldim… Seninle yeniden başlamak için! Ama sen… Sen başka bir hayat kurmuşsun!”
Mehmet başını öne eğdi. “Zehra… Ben… Çok yalnızdım. Sen yoktun, Baran yoktu… Her şey çok zor oldu.”
“Ben de yalnızdım! Ama sana ve oğluma tutundum! Sen ise ilk fırsatta başka bir kadına sarıldın!”
Mehmet’in yanında duran kadın – adının Elif olduğunu sonradan öğrendim – sessizce odadan çıktı. O an içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Yıllarca fedakarlık yapmıştım; kendi hayallerimi, gençliğimi, hatta sağlığımı bile ailem için feda etmiştim. Şimdi ise ortada kalan sadece kırık dökük bir kalpten ibarettim.
O geceyi eski dostum Ayşe’nin evinde geçirdim. Ayşe bana sarılırken “Zehra, senin suçun yok. Erkekler bazen en kolay yolu seçer,” dedi. Ama ben kendimi suçlamadan edemiyordum. Nerede hata yapmıştım? Neden yıllarca süren emeklerim bir anda silinip gitmişti?
Ertesi sabah Baran’ı aradım. Sesimi duyunca hemen anladı bir şeylerin ters gittiğini.
“Anne, iyi misin?”
“İyiyim oğlum… Sadece biraz yoruldum,” dedim yalan söyleyerek.
Ama Baran ısrar etti: “Anne, bana doğruyu söyle.”
Ona her şeyi anlatamadım; sadece “Bazen insanlar değişir oğlum,” diyebildim.
Günler geçtikçe Ankara’da kalacak hiçbir yerim olmadığını fark ettim. Ne yapacağımı bilemez halde sokaklarda dolaştım. Bir kafede otururken yan masada iki kadın kendi hayatlarından bahsediyordu: “Kocam yine eve geç geldi,” dedi biri. Diğeri ise “Ben de artık kendime yeni bir yol çizmek istiyorum,” dedi kararlı bir sesle.
O an içimde bir ışık yandı. Yıllardır sadece eş ve anne kimliğimle yaşamıştım; Zehra olarak kim olduğumu unutmuştum. Belki de şimdi kendi yolumu çizmenin zamanıydı.
Ayşe’nin yardımıyla küçük bir atölyede işe başladım; dikiş dikiyor, kadınlara elbise dikiyordum. İlk başta ellerim titriyordu ama zamanla özgüvenim yerine geldi. Her gün yeni insanlarla tanışıyor, onların hikayelerini dinliyordum. Bir gün atölyeye genç bir kadın geldi; gözleri ağlamaktan şişmişti.
“Abla… Eşim beni aldattı,” dedi sessizce.
Ona sarıldım ve “Hayat bazen çok acımasız olur ama biz kadınlar güçlüyüz,” dedim.
Aylar geçti; Baran’la sık sık telefonda konuşuyorduk. Bir gün bana “Anne, seni çok özledim,” dediğinde gözlerim doldu.
“Ben de seni çok özledim oğlum… Ama artık kendime yeni bir hayat kuruyorum,” dedim gururla.
Mehmet ise birkaç kez aradı; özür diledi, pişman olduğunu söyledi ama ona geri dönmedim. Artık kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrenmiştim.
Hayat bazen hiç beklemediğimiz anda bizi sınar; en güvendiğimiz insanlardan en büyük darbeyi alırız. Ama her şeye rağmen yeniden ayağa kalkmak mümkünmüş… Şimdi düşünüyorum da: Siz olsaydınız benim yerimde ne yapardınız? Affeder miydiniz yoksa kendi yolunuzu mu çizerdiniz?