Bir Kapıdan Geçerken: Annem, Babam ve Ben

“Yine mi geldiniz başımıza?” diye bağırdı babaannem, annemin elinden tutup beni köy evinin kapısına getirdiği o yağmurlu sabah. Annem sessizdi, gözleri şişmişti; ben ise üç yaşında, elimde eski bir oyuncak ayı, ne olduğunu anlamadan etrafıma bakıyordum. Babam yoktu. O günden sonra da bir daha hiç olmadı.

Köydeki herkesin dilindeydik. Annem genç yaşta üniversite okumuş, şehirde evlenmiş, beni doğurmuş ve sonra birdenbire boşanıp baba ocağına dönmüştü. Babaannem Broniye Hanım, anneme kapıyı açarken içini çekti: “Her şeyi başardın: Okudun, evlendin, çocuk yaptın, boşandın. Şimdi de geldin yine buraya.” Annem başını eğdi, cevap vermedi. Ben ise o an, annemin yanında kalmanın ne kadar zor olacağını bilmiyordum.

Köydeki kadınlar fısıldaşıyordu: “Kocası ne yaptı da döndü?” “Kızcağızın günahı ne?” “Şehirde okuyan kızlar böyle oluyor işte.” Annem her sabah tarlaya giderken başını dik tutmaya çalıştı ama gözlerindeki yorgunluk hiç geçmedi. Babaannem ise her fırsatta anneme laf sokmaktan geri durmadı. Bir akşam sofrada, “Senin yüzünden oğlumuzdan da olduk,” dedi. Annem kaşığını bırakıp kalktı, ben ise onun ardından koşup sarıldım.

Babamı hiç sormadım. Sormamayı annemden öğrendim. Ama geceleri yatağımda ayımı kucaklayıp, “Babam nerede?” diye fısıldardım. Annem bazen ağladığını sanırdım ama sabahları gözleri kupkuruydu.

Bir gün köydeki ilkokula başladım. Diğer çocuklar babalarıyla okula gelirken ben annemin elini tutuyordum. Öğretmenimiz Ayşe Hanım bir gün sınıfta babalarımızdan bahsetmemizi istediğinde, ben sustum. Arkadaşım Zeynep, “Kinga’nın babası yok ki,” deyince bütün sınıf bana baktı. O an yerin dibine girmek istedim. Eve döndüğümde anneme sarılıp ağladım: “Neden babam yok?” Annem uzun süre sustu, sonra sadece “Bazen insanlar ayrı yaşamak zorunda kalır,” dedi.

Yıllar geçti. Annem köyde çalıştı, bana baktı, kimseye muhtaç olmadan ayakta durmaya çalıştı. Ama babaannemle aralarındaki soğukluk hiç geçmedi. Bir gün babaannem bana döndü: “Annenin hatalarını sakın tekrar etme,” dedi. Ne demek istediğini anlamadım ama içimde bir suçluluk hissettim.

Liseye başladığımda şehirde okumak istedim. Annem karşı çıktı: “Burada kal, yanımda ol,” dedi. Ama ben kaçmak istiyordum; dedikodulardan, babaannemin bakışlarından, köyün dar sokaklarından… Sonunda burs kazandım ve şehre gittim. İlk defa özgür hissettim ama içimde bir boşluk vardı. Arkadaşlarım ailelerinden bahsederken ben hep konuyu değiştiriyordum.

Bir gün üniversitede bir etkinlikte babamın adını taşıyan bir adamla tanıştım. İçimde bir umut belirdi ama adam bana yabancıydı. Eve döndüğümde anneme sordum: “Babam nerede?” Annem gözlerini kaçırdı: “O artık başka bir hayat kurdu,” dedi. O an anladım ki, babam beni hiç aramamıştı.

Mezun olduktan sonra köye döndüm. Annem yaşlanmıştı, babaannem ise hâlâ aynıydı. Bir akşam sofrada babaannem yine laf soktu: “Sen de annen gibi yalnız kalacaksın.” O an dayanamadım: “Ben kimsenin hatası değilim!” diye bağırdım ve odama koştum.

Gece boyunca düşündüm: Ben gerçekten kimin çocuğuyum? Annemin mi, babamın mı? Yoksa köyün dedikodularının mı? Sabah anneme sarıldım: “Ben seni seçiyorum,” dedim. Annem ağladı; ilk defa onu bu kadar kırılgan gördüm.

Şimdi otuz yaşındayım. Kendi hayatımı kurmaya çalışıyorum ama hâlâ içimde bir eksiklik var. Babamı affedebildim mi bilmiyorum; annemi ise her geçen gün daha çok anlıyorum. Köyde hâlâ insanlar konuşuyor ama artık umursamıyorum.

Bazen geceleri yıldızlara bakıp kendi kendime soruyorum: Bir çocuğun kalbi, yetişkinlerin kararlarının yükünü ne kadar taşıyabilir? Sizce affetmek mi zor, unutmak mı?