Gerçek Mutluluğun Peşinde: Elif’in Hikayesi
“Baba, neden annemi bu kadar çabuk unuttun?” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Babamın gözleri yere kaydı, cevap veremedi. O an, annemin ölümünden sonra ilk kez bu kadar açık sormuştum içimi kemiren soruyu. O ise, yeni karısı Zeynep’in mutfağından gelen çay kokusuna sığınır gibi kaçtı yanımdan.
Ben Elif. On iki yaşında annemi kaybettim. O günden sonra hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Babam, annemin kırkı çıkmadan Zeynep’le evlendi. O, köyde yaşayan dul bir kadındı; iki çocuğu vardı: Yusuf ve Derya. Babam, “Elif, artık bir ailemiz var,” dediğinde, içimdeki boşluk daha da büyüdü.
İstanbul’daki küçük apartman dairesinde babaannemle kalmaya başladım. Babaannem, “Kızım, baban da haklı, yalnız kalamaz ki,” derdi ama ben her gece annemin yastığına sarılıp ağlardım. Babam ise yeni ailesiyle köyde yaşıyordu. Her ayın ilk haftası beni almaya gelirdi. Arabada sessizce otururduk; bazen bana bakar, “İyi misin?” derdi ama cevabımı beklemeden radyoyu açardı.
Köydeki evde Zeynep bana hep iyi davrandı. “Elif’ciğim, sen de bizim kızımızsın,” derdi. Ama ben onun gözlerinde hep bir mesafe hissederdim. Yusuf ve Derya ile oyun oynardık ama onlar kendi aralarında fısıldaşırken kendimi yabancı hissederdim. Akşam yemeklerinde babam bana bakmazdı bile; Zeynep’in yaptığı yemekleri överdi. Bir gün Derya, “Senin annen öldü ya, bizimkini anne diyebilirsin artık,” dediğinde içimde bir şey koptu. O gece gizlice babaannemi aradım, “Beni hemen al,” dedim.
Yıllar geçti. Lise sona geldiğimde İstanbul’da bir üniversite kazandım. Babaannem yaşlanmıştı; ben de ona bakmak için İstanbul’da kaldım. Üniversitede herkesin bir ailesi vardı; ben ise yalnızdım. Bir gün kantinde otururken Burak’la tanıştım. Uzun boylu, esmer bir çocuktu; gözlerinde hep bir hüzün vardı. “Sen de mi yalnızsın?” diye sorduğunda, içimdeki duvarlar yıkıldı sanki.
Burak’la aylarca konuştuk, gezdik, güldük. İlk defa biri beni olduğum gibi kabul ettiğini hissettim. Ona annemi anlattım, babamı anlattım, babaannemi anlattım. O da bana babasının işsizliğini, annesinin hastalığını anlattı. İkimiz de yaralıydık ama birbirimize iyi geliyorduk.
Bir gün Burak bana, “Ailemle tanışmanı istiyorum,” dediğinde heyecanlandım. Belki de ilk kez bir aileye ait olacaktım. Onların evine gittiğimde annesi bana sarıldı, “Hoş geldin kızım,” dedi. O an gözlerim doldu; yıllardır duymadığım bir sıcaklıktı bu.
Ama mutluluğum uzun sürmedi. Bir akşam Burak’ın telefonu çaldı; babası hastaneye kaldırılmıştı. O günden sonra Burak değişti; içine kapandı, bana soğuk davranmaya başladı. “Sana yük olmak istemiyorum,” dediğinde dünyam başıma yıkıldı. Yine yalnız kalmıştım.
O günlerde babaannem hastalandı; hastanede başında beklerken babam aradı. “Elif, Zeynep’in durumu kötüleşti, köye gelmek ister misin?” dedi. İçimde bir öfke vardı ama yine de gittim. Zeynep yatağında zayıf düşmüştü; gözleriyle benden af diler gibiydi. Yanına oturdum, elini tuttum. “Elif… Ben… Senin annen olamadım,” dedi titrek bir sesle.
O an yıllardır içimde biriktirdiğim öfke yerini acıya bıraktı. “Ben de sana hiç şans vermedim,” dedim ağlayarak. O gece ilk defa Zeynep’in başında sabahladım.
Zeynep’in ölümünden sonra babam iyice çöktü. Bana daha çok yaklaşmaya çalıştı ama aramızdaki mesafe hiç kapanmadı. Bir gün bana, “Seni çok ihmal ettim Elif,” dediğinde sadece başımı salladım.
Üniversiteyi bitirdim; iş buldum ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Herkesin bir ailesi vardı; ben ise iki ev arasında sıkışıp kalmıştım. Bir gün babaannem bana, “Kızım, hayat bazen bize istemediğimiz roller verir ama sen kendi yolunu bulacaksın,” dedi.
Şimdi otuz yaşındayım ve hâlâ kendimi arıyorum. Bazen düşünüyorum: Gerçek mutluluk nedir? Bir aileye ait olmak mı? Yoksa kendini sevmek mi? Sizce insan geçmişinin acılarını aşabilir mi? Yoksa o yaralar hep kanar mı?